Bugun...


Cahit GÜNAY

facebook-paylas
“Gönül Köprüsü” Köşemizin Misafiri Özbekistan Notları ile Şair - Yazar Fatma Özer BİLGİÇ ( 1. BÖLÜM)
Tarih: 10-08-2026 21:05:00 Güncelleme: 11-08-2026 14:25:00


“Gönül Köprüsü” Köşemizin Misafiri Özbekistan Notları ile Şair - Yazar Fatma Özer BİLGİÇ ( 1. BÖLÜM) 

            Bilmediğimiz, görmediğimiz her ülkeyi keşke görüp gezebilsek, geçmişin o tozlu yollarında yürüyebilsek, gönül heybemize yeni anıları biriktirebilsek...  Kim istemez ki bunları. Maddi manevi şartlar yeterli olsa herkes gezmek ister. Gezmek de bu dünyada varoluşun bir gayesidir. Yemek, içmek nasıl sağlıklı bir beden için gerekli ise ruh dünyası ve dünyaya farklı bir bakış için de gezmek, farklı yerleri görmek, farklı kültürleri tanımak gerekir...

               Ülkemizde de dünyada da gezilmeye, görülmeye değer çok güzel ve özel yerler var.  Ben de şartlarımı zorlayarak bu güzel yerlere arada plan yapıyorum. Yurt içi ve yurt dışı gezmeyi çok seviyorum. Sanırım bu yönümle anama babama çekmişim. Her ikisi de gezmeyi severdi. Yeni ortamlara da çabuk adapte olurlardı. Doğrusu onların şartları benimkin- den daha da zordu.

               Ben, elime fırsat geçtikçe gerek yurt içi gerekse dışında bir yerlere gitmeyi ve gördüklerimi yazmayı çok seviyor, önemsiyorum. Eğil ilçesi bile beni büyüledi desem yalan olmaz. O, Diyarbakır’ın Bodrum’u gibi...

               Gerek görselliği ile gerekse iki peygamber türbesiyle keşfedilmeyi bekler... Kıyıda köşede kalmış görülmeye değer öyle yerler var ki şaşar kalırsınız.

               İlk yurt dışı gezilerim Arabistan, (umre ziyareti) Kuzey Kıbrıs, Suriye, Azerbaycan, Balkan ülkeleri, Kırgızistan ve en son da geçen hafta Özbekistan’a gittim. Şartlarım elverse, sağlık sorunlarım bana müsaade etse bütün dünyayı gezmek isterim ki bilirim ki bu da imkânsız gibi... Gezdiğim, gördüğüm ülkeleri her yönüyle incelemeyi bir yazar olarak şiirlerime, yazılarıma almayı da bir görev biliyorum. Yaşadığım bu yüzyılı kaleme almaktan mutlu oluyorum.

               Türk Cumhuriyetlerini tek tek görmek, ana yurdu, ata yurdunu gezmek ve yazmak benim hayallerimi hep süslerdi. İnsanoğlu geçmişini tanıdıkça geleceğe daha çok sarılıyor ve yeni yerler gördükçe de enerji depoluyor, üretken oluyor bence. Asırlar öncesi yaşamışlıkları araştırmak, bilmek ufkumuzu, gönül pınarımızı besler ve hayal dünyamıza da yeni pencereler açar, öyle değil mi? Geçmişten bir tarih, farklı bir doğa, yaşanmışlıklar ve zamanın acımasızlığı...

               Özbekistan’ı da hep merak ederdim. Yedi bağımsız Türk devletinden biri olan Özbekistan beni bir başka çekerdi içine… Özbek sözcüğünü bile duydum mu heyecanlanırdım. Yüreğimi sıcacık bir duygu kaplardı. Ayrıca bu gezi sayesinde “Türk Dünyası Şair, Yazar ve Sanatçıları” olarak bir araya gelecektik. Yeni kalemleri tanıyıp yeni dostluklar kuracaktık.

               Özbekistan, Orta Asya'da çok şirin, gizemli ve çekici bir ülke bence... Çalışkan insanları, verimli toprağı, onun güzelliğine güzellik katıyor. Denizle bağlantısı olmayan Özbekistan, Türk nüfusu olarak da Türkiye Cumhuriyetlerinde Türkiye’den: (87,9 milyon) sonra ikinci sıra da Özbekistan: (37,7 milyon) gelir. Sınırlarını çevreleyen yakın komşuları: Kuzeyde Kazakistan, kuzeydoğuda Kırgızistan, güneydoğuda Tacikistan, güneyde Afganistan ve güneybatıda da Türkmenistan. Farklı ve zengin kültürüne bu komşularının da katkısı olmuştur sanırım. İklimi karasal olsa da toprağı suyla buluştu mu  bereket fışkırır âdeta...

               Bu topraklardan doğup dünyaya yön veren değerli isimler vardı. Her biri asırlar öncesinden kendi alanında bir dehaydı. Onlar bu topraklarda doğup dünyaya yön verdiler, zor olanı kolaylaştırdılar.

               Özbekistanlı Fergânî: 9. yüzyılda Fergana vadisinde doğmuş, astronomi, matematik ve coğrafya dalında özellikle yaşadığı yüzyıla keşifleriyle adını yazdırmıştır. Batı dünyası onu daha çok Alfraganus adıyla bilir.

               İslam felsefesinin kurucularından kabul edilen Fârâbî (Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed el-Fârâbî), Özbekli ilk Türk filozofudur.

Bir şair yazar olarak lirik ve capcanlı bir dil ile 15. yüzyıla damgasını vuran Çağatay Türkçesiyle bizlere eserler bırakan, yol gösteren büyük üstad Ali Şir Nevaî’nin yaşadığı o mukaddes topraklar benim için bir başka kıymetliydi. O, Farsça ve Arapça eserler yazsa da Türkçenin nefesi, gür sesi olan şairdir.

               Türkçenin Farsçadan daha zengin ve köklü olduğunu savunan ve bu amaçla Muhakemetü'l-Lugateyn adlı eserini kaleme alan, Türk dilini çok önemseyen önemli bir şairdir. Bu eser Türk tarihinde ilk dil karşılaştırmasını konu alan eserdir aynı zamanda...

 

Ali Şir Nevaî ayrıca Türk edebiyatına birçok ilki getiren bir üstattır. Her edebiyatsever ondan feyiz almıştır. Türk edebiyatında ilk hamse Çağatay edebiyatında Ali Şir Nevaî’nin sayesinde tanındı. Bu türün ilk kurucusu Fars şair Nizamî-i Gencevî olsa da Türk edebiyatında ilk hamse sahibi olan Ali Şir Nevaî’dir.

               Güldeste, antoloji, tezkire olarak bildiğimiz yine Türk edebiyatında şairlerin biyografik hayatlarını içine alan “Mecâlisü'n-Nefâis”i Ali Şir Nevai kaleme almıştır. Bu eserde 461 şairin hayatına yer verilmiştir. İşte bu eser Türk edebiyatında ilk şairler tezkiresi olarak tarihe geçmiştir. Bu eser bundan sonraki eserlere de model olmuş, yol göstermiştir.

               Ali Şir Nevaî, altmış yıllık ömründe hem Herat'ta Sultan Hüseyin Baykara yanında vezir, yüksek devlet idarecisi ve danışman olarak görev yapmış hem de Türk edebiyatında birçok ilke imza atarak edebiyat dünyamıza bir güneş gibi doğmuştur. Türk dilinin zenginliğini, gizemini gönül deryamıza kazımış ve yürekleri aydınlatmıştır. Türk dili onun kaleminde altın çağına girmiştir, desek abartmış olmayız sanırım.

               Ali Şir Nevaî’den sonra Özbekistan denince bir sağlıkçı olarak da tıbbın babası, mimarı, hükümdarı olarak bilinen ilk isim tabii ki İbn-i Sina’dır. O, tıp ve felsefe gibi birçok dalda çağın ötesinden yarınlara örnek olmuştur.

İbn-i Sina, Özbekistan için hatta bütün dünya için büyük bir değerdir.  O, ilk hastalıkların gözle görülmeyen mikropların sebep olduğunu ortaya koymuş ve mikrop kavramını,  şarbon, kızıl, karaciğere bağlı olan hastalıkları ve hepatiti keşfetmiş, hacamat tedavisini de ilk o yapmış ve bütün dünyaya tanıtmıştır.

 İbn-i Sina’nın yazdığı eserler sayesinde tıp modern çağın yolunda ışık olmuştur. İbn-i Sina’nın o yıllarda yazdığı “El-Kanun fi't-Tıbb” (Tıp Kanunu) adlı eseri Avrupa ve diğer ülkelerin okullarında ders olarak okutulmuştur... Elli yedi yıllık ömrünü sadece mesleğine ve onun yolunda ilerleyen öğrencilerine veren İbn-i Sina bu toprakların havasını solumuş, suyunu içmiş, bizleri de bu topraklara çekmiştir.

Yine Özbekistan topraklarında yetişen ve bütün dünyaya ışık olan cebir ilminin duayeni, matematik, coğrafya ve astronomi dalından Harezmi de var.

               Astronomi,  etnografi, matematik, coğrafya dallarınca o yüzyılda çığır açan Biruni ve Uluğ Bey var ki her ikisi de asırlar öncesinden deha zekâlarıyla insanlığa bilim dalında çığır açmışlar. Daha birçok bilim adamı bu topraklarda doğmuş ve insanlığa hizmet etmiş. Bunları tek tek saymak sayfaları alır.

Ayrıca Özbekistan denince akla gelen bir diğer isim Timurlenk’tir (Emir Timur). 14. yüzyılda Asya, Avrupa ve Afrika olmak üzere üç kıtada muazzam bir coğrafyaya yayılan Büyük Timur İmparatorluğu’nu kurmuş. O, hiçbir savaşı kaybetmeyen ve fethettiği bölgelerde iz bırakan bir hükümdardı. İşte bunca güzelliği bağrında barındıran, ipek yolunun zenginliğini, büyüsünü hâlâ bizlere yaşatan kadim topraklardır Özbekistan.

Babür imparatorluğunun kurucusu olan Zahiriddin Babür de bu mukaddes toprakların hayırlı evlatlarındandır. Al Farabi gibi Özbekistan devlet, bilim ve kültürüne hem de insanlığa ömrü adayan büyük değerler belki de bu toprakları değerli kılan bu topraklara değer katan ve ismini dünyaya duyuran bu güzel yürekler, âlimler sayesinde olmuştur.

               Ben, Azerbaycan’da Ilgar Türkoğlu Bey’in Özbekistan’a bir gezi yaptığını sosyal medyada gördüm. Programın adı bile beni heyecanlandırdı. “Türk Dünyası Şair, Yazarları ve Sanatçıları Bir Arada” Aynı zamanda Özbekistanlı olan şair Ali Şir Nevaî’nin doğumunun 585. yıl dönümünde onu ve Özbekistan’ın millî marşını yazan değerli üstat Özbekistan’ın senato üyesi şair Abdula Oripov’un doğum yıl dönümlerinde iki üstadı anmak ve yeni nesle tanıtmak ki bu da çok hoşuma gitti. Çok ince düşünülmüştü, güzel bir program olacağı belliydi... Biz şair yazarlar üstatlarımıza daima saygılı olmalı ve onların hatırasını da yaşatmalıyız. 

               IIgar Bey’i yıllardır tanırım. Edebiyata gönül veren, bu tür etkinlikleri başarı ile düzenleyen, maddi manevi emeğini esirgemeyen iyi bir dost... Listeye baktım tanıdığım, sevdiğim arkadaşlarım Arzu, Cahit kardeşim, Zeki abim, Ünal abi, Hamiye abla da var…

               Hemen eşime Özbekistan’a gitmek istediğimi söyledim. O da bu isteğime saygı duyup çok istiyorsan git dedi ve bilet araştırması yaptı.

               Ben Ilgar Bey’e hemen bir mesaj attım. Özbekistan’ı onlarla gezmek istediğimi yazdım. O da “Memnun oluruz, buyurun gelin.” dedi. Son yurt dışı (Balkanlar, Kırgızistan...) gezilerimde oda arkadaşım, değer verdiğim Nurten ablamı da hemen aradım ona da bu geziden bahsettim ve onu da buyur ettim. O da “Sen varsan ben de varım.” diyerek bana güç verdi. Onun da ismini Ilgar Bey’e yazdırdım. Daha sonra arkadaşım Sevgi de “Ben de gelmek, oraları gezmek istiyorum.” deyince eşim üçümüzün uçak biletlerini aldı. Biz hazırlıklara bir heyecanla başladık. Ve daha sonra Nurten ablanın kızı Sinem de benim gruba dâhil oldu. Sağ olsun Ilgar Bey’e bana her seferinde: “Siz nasıl isterseniz.” deyip beni hiç kırmadı, nazik ve kibardı her zaman.

               Bu gezi yedi günlüktü.(08-15 Mayıs 2026) Bana gezi planını attı. Dört gün başkent Taşkent’te kalınacak, üç gün de Semerkant ve Buhara gezilecekti. Özbekistan’ı yedi günde gezmek, görmek imkânsız ancak en önemli ve birbirine yakın olan yerleri görebilirsiniz. Özbekistan’ı detaylı gezmek için en az bir, iki ayınızı buraya ayırmalısınız. Her şehri ayrı bir güzellik; ayrı bir tarih sahnesi... Gezeceğimiz önemli yerlere baktıkça heyecanımız artıyordu.

               Ben arkadaşım Sevgi ile Mersin-Tarsus’tan otobüsle 6 Mayıs’ta Ankara’ya benim kızımın evine gittik. İki gün orada dinlendik. 8 Mayıs’ta da havaalanına gittik. Diğer illerden gelen arkadaşlarımızla bir araya geldik hemen. Bizim Türkiye grubu tam on kişi olmuştuk.

               Uçağımız saat 23:55’te Ankara Esenboğa Havalimanı’ndan havalanacaktı. Saat geçiyordu. 9 Mayıs olmuştu artık. Biraz gecikmeli olsa da Özbek uçağımıza bindik. Yolculuklar özellikle de gece yolculukları belli bir yaştan sonra çok zorluyordu bizi... 9 Mayıs 2026 sabahı Başkent Taşkent’e merhaba dedik çok şükür.

               Havaalanındaki işlemler bizi çok yormuştu. Uzayan kuyruklar, uykusuz bedenleri bitik duruma düşürmüştü ama yeni bir yer görme sevdası bizi ayakta tutuyordu. Çevreme baktığımda her tenden, her renkten insanlar vardı. Bazıları Türkçe bilse konuşsa da çoğunlukla farklı diller konuşuluyordu. Belli ki farklı milletlerle bir aradaydık. Rus, Türk, Özbek gibi milletler ilk göze çarpan milletlerdi.

               Pasaport kontrol sonrası çıkış kapısına geldiğimizde bizleri merakla bekleyen Ilgar Türkoğlu, Elli Atayurt ve Ayaz Arabacı sabahın altısında bizleri güler yüzleriyle karşıladılar. Belli ki onlar da bizim için uykusuz kalmışlardı. Bizleri taksilere bindirip otele götürdüler. Benim de yaptığım programlardan bilirim ki bu tür programlar büyük bir emek, sabır, özveri ve sorumluluk ister. Ilgar Bey de ekibi de elinden geleni yapıyor, gelen her misafiriyle ilgileniyordu.

               Gezinin sorumlusu ve asıl emektarı Ilgar Bey, bize gezi ile ilgili bir program listesi atmıştı. Bu liste eksik ya da fazla olacak şekilde şartlar doğrultusunda gezilecekti. Her gezide olduğu gibi bu gezide de bazı şeyler son anda değişebilirdi.

 

09.05.2026 Gezinin 1. Günü

 

1).07:30-10:00. Səhər yeməyi (Oteldə)

2).11:00-12:00. Otel odalarına giriş

3).12:00-14:00. Sərbəst zaman

4).14:00-15:00. Günorta yeməyi

5. 15:00-19:00. Sərbəst zaman

6. 19:00-20:00. Axşam yeməyi(Oteldə)

7. 20:00-23:00. Musiqili poeziya gecəsi (Otel zalı)

 

10.05.2026 Gezinin 2. Günü

1).07:30-10:00. Səhər yeməyi (Oteldə)

2).10:00-12:00.

1) İslam Sivilizasiyası Mərkəzini ziyarət.

2).12:30-14:00.Yeni Özbəkistan Parkı. Müstəqillik Meydanı

3).14:00-15:00 Günorta yeməyi

4.19:00-da Otelə dönüş

5.19:00-20:00. Axşam yeməyi (Oteldə)

6.20:00-23:00. Musiqili poeziya gecəsi, kitab təqdimatları

 (Otel zalı)

 

11.05.2026 Gezinin 3. Günü

1).07:00-10:00 Səhər yeməyi

2).11:00-14:00. Abdulla Oripov ailəsinin təşkilatçılığı ilə Abdulla Oripovun Ev-muzeyində Abdulla Oripovun xatirəsinə həsr olunmuş xatirə tədbiri.

3).14:00-15:00. Günorta yeməyi

4).15:00-17:00. Abdulla Oripovun xatirəsinə həsr olunmuş proqramın davamı

5).19:00-20:00. Axşam yeməyi (Oteldə)

6).20:00-23:00. Musiqili poeziya gecəsi, kitab təqdimatları (Otel salonunda)

 

12.05.2026 Gezinin 4. Günü

1).07:30-09:00 Səhər yeməyi

2).10:00-14:00.Özbəkistan Yazıçılar Birliyində qəbul. Abdulla Oripovun və Əlişir Nəvainin abidələrini ziyarət. Özbəkistan Yazıçılar birliyində Abdulla Oripovun 85, Əlişir Nəvainin 585-ci ildönümünə həsr olunmuş xatirə tədbiri.

3).14:00-15:00.Günorta yeməyi

4).17:00-19:30’da Özbəkistanda H.Əliyev adına Azərbaycan Mədəniyyət mərkəzində Ümummilli lider Heydər Əliyevin 103 illiyinə həsr olunmuş Konsert.

5).20:00-21:00. Axşam yeməyi (Oteldə)

6).21:00-23:00. Musiqili poeziya gecəsi, kitab təqdimatları (Otel salonunda)

 

 13.05.2026 Gezinin 5. Günü

SƏMƏRQƏND-BUXARA

1).07:00-08:00 Səhər yeməyi

2).09:00 -da Səmərqəndə hərəkət.

3).Özbəkistan Yazıçılar Birliyinin Səmərqənd

bölməsində Abdulla Oripova həsr olunmuş Görüş

• Registan Meydanı

• İslam Kərimov Ziyarətgahı

• Əmir Türbəsi

• Uluqbəy Rəsədxanası

• İmam əl-Buxari Kompleksi

• Həzrəti Davud Mağarası və ya Müqəddəs Davudun

Möhtəşəm Arxeoloji Abidəsi

3).14:00-15:00. Günorta yeməyi

4).15:00-19:00 Kimi səyahət davam edəcək

5).19:00-20:00. Axşam yeməyi

6).20:00. Sərbəst zaman

 

14.05.2026 Gezinin 6. Gün

BUXARA:

1).07:30-10:00 Səhər yeməyi

2). 10:00. Buxaraya hərəkət

3.Özbəkistan Yazıçılar Birliyinin Buxara bölməsində Abdulla Oripova həsr olunmuş Görüş

3.Tarixi yerlərin ziyarəti:

1) Ark

2) Yeddi Pirin Ziyarətgahları

3) Köhnə Şəhər

4) Sitorai Mohi Xosa

5) Labi Havuz Ansamblı

6) Bahauddin Nəqşbəndi kompleksi 14:00-15:00. Günorta yeməyi

4).15:00-dan sonra gəzinin davamı

5).19:00-20:00. Axşam yeməyi

6).20:00. Sərbəst zaman

 

15.05.2026 Gezinin 6. Günü

1).07:00-10:00 Səhər yeməyi

2).12:00-da Daşkəndə dönüş

3. Daşkənddə axşam dostlarla vida mərasimi

4.Qrafikə uyğun olaraq, hava limanında olmaq.

5).15 maydan-16-na keçən gecə Vətəndən Vətənə dönüş.

               Asıl amacımız, kısa sürede de olsa da Özbekistan’ı her yönüyle gezmek ve daha iyi tanımak ve şiirlerimize, yazılarımıza nakış gibi işlemekti.

               Otele geldiğimizde önce “kahvaltıya inmemizi” söylediler her gelen kahvaltı sonrası odasına yerleşmek için sıra bekledi. “Türk Dünyası Şair, Yazar ve Sanatçılar Buluşması” bize heyecanların âlâsını yaşatıyordu. Saatler ilerledikçe sayımız da artıyordu. Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkiye’den gelen şairler bir araya geliyor; kendi aralarında kaynaşıyorlardı. Yorgunluk, uykusuzluk hepimizi dermansız bırakmıştı ama bir arada olmanın heyecanı da bize ayrı bir mutluluk veriyordu. O arada Ilgar Bey hepimize özenle hazırladığı yaka kartlarımızı dağıttı. Yaka kartımı incelediğimde mutluluğum bir kat daha arttı.

               Otelde bazı odalar hazır olsa da bazılarının temizliği bitmemişti. Öğlen yemeği için hep beraber daha önceden belirlenmiş restorana gittik. Yemekler yenildi. Birbirini tanıyan şair yazarlar özlemle her boşluğu değerlendirip karşılıklı sohbet ediyorlardı. Yeni dostluklar için de yeni tanışanlar konuşup anlaşmaya çalışıyorlardı.

Bir de Özbekistanlı şair yazar arkadaşlarımız sabahtan geliyor gün boyu beraber geziyorduk. Bazı günler sayımız yüzü geçiyordu. Bir arada olmak müthiş bir duyguydu. Biz Türk grubu on kişi, dil olarak en çok Azerbaycanlı arkadaşlarla anlaşabiliyorduk.

               Bu gezide Türkiye’den 10 kişi, Azerbaycan’dan 38 kişi, Kazakistan’dan 13 kişi, Kırgızistan’dan 14 kişi bir araya gelmiştik. Türkiye Türkçesini bilmeyen Özbek, Kırgız, Kazak arkadaşlarımızla sadece işaret dili ile anlaşıyorduk. Biz onların dilini anlamıyorduk, onlar da bizim dilimizi anlamıyordu. Bu da yüreklere sessiz bir hüznü yaşatıyordu. Beden dili genellikle % 55-60 gibi etkili oluyordu. Bazı çekingen kişiler vardı ki onlar sessizce çevreyi seyre dalmışlardı. Yüreğimizde taşan o duygularımızı doğrusu karşılıklı paylaşmak isterdik. Karşılıklı konuşmak gibisi var mı?  Çaresizlik elimizi, dilimizi bağlıyordu.

               Aslında bu gezide üzüldüğüm en önemli şeydi tam olarak birbirimizi aynı dilde anlayamamak... Gönül isterdi ki her Türk’üm diyen tam olarak karşılıklı aynı dili konuşabilse anlaşabilse. Duygu düşüncelerini göz göze bakarak anlatabilse. Soyumuz bir, ırkımız bir, dinimiz bir...

Bizi bizden uzaklaştırmak isteyenlere karşı bizim el ele, omuz omuza, yürek yüreğe olmamız lazımken biz çaresiz kalıyorduk.

               Koca dünyada üç kıtada dört kıtada nam salmış bir millet olarak özgür yedi cumhuriyet, devlet kalmışız ama biz birbirimizi anlayacak bir dili ne yazık ki konuşamıyoruz. Farklı dil, farklı para birimi, farklı alfabe ve birbirimize anlatmak isteyip de yutkunduğumuz duygu ve düşüncelerimizin boynu bükük yetim bakışı beni üzdü hakikaten. Neden bunca yıldır aynı tarihin, aynı soyun, aynı ırkın, aynı dinin evlatları olarak doyasıya konuşamıyoruz, ortak değerlerimizi, gelenek göreneklerimizi paylaşamıyoruz? Bunu her Türk’üm diyen bir daha düşünse sanırım iyi olacak. Zararın neresinden dönersek o bize kârdır. Türk, Türk’e daima güzel yârdir. Bundan da bize hayır vardır.

Özbek okullarında nasıl Rus dili, Özbek dili, İngilizce mecburi ise Türkiye Türkçesi de mecburi olmalı ve her kesim konuşabilmeli, anlaşabilmeli. Aramızdaki bağ ne kadar güçlü olursa ortak değerlerimiz de daha kıymetli olur ve geleceğe de daha sağlam adımlarla hep beraber yürürüz. Türk’ün gücü birleştikçe Türk yerden göğe yükselir, yeni nesle de bu güç yol gösterir.

               Her şeye rağmen bu gezi farklı bir gezi olacaktı. Çünkü bu çağın değerli kalemleri bir araya gelmişlerdi. Ortak değerlerimiz dile gelecekti. Gezimizin ilk günü yani 09.05.2026 cumartesi günümüz kahvaltı, otele yerleşmek ve lobide sohbetle geçti. İsteyen dışarı çıkıp gezse de biz epey yorgun ve uykusuzduk.

10 Mayıs 2026’da hava düne göre biraz soğuk ve kapalıydı. Heyecanımız doruktaydı. Önce Taşkent’i panoramik olarak gezdik. İki büyük otobüs bir hafta boyunca bizim gruba tahsis edilmişti. Ilgar Bey her şeyi ince düşünmüştü. Hava biraz yağmurlu olsa da otelde kahvaltı sonrası gezimizin ilk durağı Başkent Taşkent’teki çiçeği burnunda taze gelin gibi süzülen şaheser sanat eseri olan "İslam Medeniyet Müzesi"ni İslam Medeniyeti Merkezi (İslam Sivilizasiyası Merkezi) gezecektik.

               Müzenin önünde inanılmaz bir kalabalık vardı. Sanki herkes bu müzeye akın etmişti. Rusça, Özbekçe, Kırgızca, Kazakça gibi dillerde gruplar ayrı ayrı rehberler eşliğinde alınıyor, herkese tek tek kulaklık veriliyor ve görevli rehber eşliğinde gruplar gezdiriliyordu.

               Görevliler bizim grubu da Harezmli rehbere teslim ettiler. Hepimize  kulaklık verildi. Genç bir bey olan rehberimiz bizi sabırla bölüm bölüm gezdirerek Azerbaycan Türkçesi ile aydınlattı. Sorularımıza cevap verdi. Ben: “Bu bina ne zaman yapıldı, bu farklı mimariyi Özbek mühendisler mi yaptı?” dedim. O da bu müzenin yapımının 2017 yılında temelleri atılsa da 17 Mart 2026 tarihinde hizmete açıldığını ve o gün bugündür de ziyaretçi akınına uğradığını söyledi. Türkiye, Almanya, Çin, Özbek gibi birçok ülkeden gelen mühendislerin bu yapı için ortak karar ve bilgiden yararlandığını dile getirdi. Aynı zamanda bu müzenin “Guinness Dünya Rekorları'na göre alanında dünyanın en büyük müzesi unvanına sahip olan bu dev kompleks müze...” olduğunu dile getirdi.

Bu müze de geçmişte yaşanmışlıklara dâhildi. Yok yoktu âdeta. 10 hektarlık alana yayılan devasa komplekste, iki yüz elli binden fazla tarihî esere ev sahipliği yapan bu müze, dört kattan oluşuyor. 65 metre yüksekliğindeki kubbesi ve 40 bin metrekareyi aşan kapalı alanıyla dikkat çekiyordu. Koleksiyon ve Bölümler: Müzede, Özbek halkının 3 bin yıllık tarihini, İslam’ın Altın Çağı’nı ve bölgede kurulan devletleri anlatan 50 binden fazla tarihî eser, nadir el yazmaları (Hz. Osman dönemine ait Kur'ân-ı Kerim gibi kutsal emanetler) ve arkeolojik buluntular bu müzede sergileniyordu.

Asırları içine sığdırmış, yutmuş, çiçeği burnunda bu güzel müzede büyülendik desem yerinde olur. O toprakların yaşanmış kaderinin haritası gibi bu müze.  İpek Yolu’nun yarattığı tarihin izleri var. Dile kolay bu müze üç bin yıllık tarihi içinde barındırıyor. Siz bunu birkaç saat içinde geziyor ve geçmiş tarihi yaşıyorsunuz...   Siz tarihin tüneline girmiş bir yolculuk yapıyorsunuz, tarih size eşlik ediyor ve son çıkan teknoloji de emirlerinize amade olmuş gibi... Yani yeni eski ama en güçlü, en köklü, en iz bırakanlar yanı başınızda gibi bir duyguyu yüreğinize yaşatıyor bu müze...  Özbekistan’ın kaybolmayan hafızasını baştan sona sizler için görücüye çıkarmışlar sanki...

               Timurlenk eşi Bibi Sultan “Bibi Hatun, asıl adıyla Saray Mülk Hanım, Timurlu İmparatorluğu’nun kurucusu Emir Timur’un başhatunu, Cengiz Han soyundan gelen çok güçlü, zeki ve saygın bir Moğol prensesidir.” Bibi Hatun’un, giydiği ağırlığınca altından elbisesi, Hz. Osman yaralanırken okuduğu Kur’ân’ına akan kan izine kadar yaşanmışlıklar var burada. Asırlar önce o farklı hayatlar, yaşanmışlıklar bölüm bölüm bizlere gezdirildi, anlatıldı. Gezi, geçmişin o ihtişamlı atmosferini bizlere yaşattı âdeta. Özbek tarihini ve İslam mirasını gönüllere taşıdı bu gezimiz.    

Ayrıca Memlükler dönemine ait Kâbe kapısı kilitleri ve Osmanlı döneminden Makam-ı İbrahim örtüsü ile Kâbe kisvesi de bu müzede sergilenmektedir. Bu kutsal emanetler, başkent Taşkent'e farklı bir değer katıyor gibi. Burayı farklı kılan buranın sadece bir müze değil; araştırma enstitüsü, kütüphane ve uluslararası iş birliği platformu olarak hizmet vermesi aynı zamanda... Bu müzenin çevresinde başınızı nereye çevirirseniz görkemli duruşlarıyla size bakan binalar görürsünüz.

               Bu müze gezisi sonrası “Yeni Özbekistan” Umay Ana Parkı’na gittik. Bu parkın başkent Taşkent’te yeni bir yerleşim alanı içinde ihtişamlı bir görüntüsü vardı. Özellikle anıtı çok görkemli idi... Bu anıt; Özbekistan'daki Bağımsızlık Anıtı, halkın 3 bin yıllık geçmişini yansıtıyor. Türk tasarımcı Sinan Turaman Beyefendi tarafından tasarlanmış.

               “Özbekistan'ın bağımsızlığının 30. yılı dolayısıyla 2021’de Taşkent’teki Yeni Özbekistan Parkı'nın merkezinde Türk şirketlerince inşa edilen 60 metre yüksekliğindeki anıt, milattan önceki dönemden itibaren bu topraklarda kurulan devletler, yaşayan büyük şahsiyetler, önemli gelişmeler ve gerçekleşen üç rönesansı bir arada yansıtıyor.” Bu anıtın üst kısmı da alt kısmı da birçok şeyi ifade ediyor. Geçmiş tarihleri, mistik düşünceleri, bilginleri, önemli şahsiyetleri motiflerle şahane bir görsellikle görenleri kendine hayran bırakıyordu.

 

60 metre yüksekliğindeki anıt, parkın tam ortasına yapılmıştı. Bu anıtın tepesinde de Hüma kuşu vardı. Türk şirketleri bu anıtı 64 günde tamamlamıştı... Bu park içinde Özbekistan için önemli olan şahsiyetlerin heykelleri de vardı. Sanırım amaç burada Özbek halkının köklü geçmişini özetlemek ve gelecek kuşaklara aktarmaktır. Orta Asya halkı geçmişine bağlı ve saygılıdır her daim.

               Bu parkta çeşitli zamanlarda farklı programlar, konserler, değişik etkinliler de oluyormuş. Özellikle Nevruz kutlamaları burada görülmeye değermiş. Bu park, gerek akşam yürüyüş yapanlar gerekse de farklı ortam isteyenlerin uğrak yeri olmuştu. Parkın her köşesinde bir estetik vardı ruhlarımıza işleyen. Sosyal tesislerin de bulunduğu bu büyük parkı görmeden Taşkent’ten ayrılmayın sakın. Bu güzellikten ayrıldıktan sonra yine tarihî bir parka gidecektik.

               Emir Timur Meydanı (veya Emir Timur Parkı), Özbekistan’a gelenlerin uğrak yerlerinden… “Emir Timur Parkı” Taşkent'in tam kalbinde. O muazzam geniş yolların kesiştiği noktada yer alan tarihî ve turistik bir kültür merkezini de görmeden sakın Özbekistan’ı terk etmeyin. Parkın ortasında bronzdan yapılmış Emir Timur’un dört farklı dilde “Güç Adalettedir” yazan at üstündeki görkemli heykeli önünde fotoğraf çektik topluca. Özbekistan’ın her parkı bizi kıskandıracak kadar temizdi ve özenle bakılmış güzellikteydi. Yerlerde çöp, su şişeleri benzeri maddeler yoktu. Park gezisi sonrası akşam yemeği için otelimize otobüslerimiz bizleri getirdi.

11 Mayıs sabahı Özbekistan’da üçüncü günümüze günaydın-merhaba dedik, yine program dopdolu idi. Hava muhteşemdi. Oteldeki kahvaltı sonrası ilk durak, programa da adını veren Abdulla Oripov Bey’in ailesini ve ev müzesini ziyaretti. Evin arazisi devlet tarafından kendisine hediye edilmişti. Evin yerini devlet verse de evi Abdulla Bey kendi imkânlarıyla, gönlüne göre yapmıştı.

Ünlü şairlere, arsa, ev hediye edilmesini Kırgızistan’da da görmüştüm. Kırgızistan devleti de ünlü yazar Cengiz Aytmatov’a muhteşem bir ev (malikâne) vermiş ve burada 23 yıl yaşamıştı üstat. Vefatı sonrası da burası “Cengiz Aytmatov Ev Müzesi” adını almıştı.  Abdulla Bey’in vefatından sonra da bu evin bir kısmı Abdulla Bey adına müzeye çevrilmişti. Onun özel eşyaları, ödülleri, kitapları... gibi her şeyi bu müzede sergileniyordu. Bu evin bir kısmında da şairimizin eşi yaşıyordu. Gerçekten buraya sıradan bir ev demek haksızlık olur. Burası muhteşem bir malikâneydi.

Aslında burası büyük bir siteydi. Devlet tarafından şairlerine-yazarlarına yer olarak hediye edilmişti. Bu da devletin şairine-yazarına gösterdiği sevgi ve saygısı ki çok anlamlı onurlu bir davranış olmuş. Gönül isterdi ki bizde de devlet böyle güzel projeler yapsın ve şair-yazarını toplum içinde onurlandırsın.

               Azerbaycan, Kırgızistan ve Özbekistan’da ben bire bir şahit oldum. Devlet; şairine, yazarına maddi manevi sahip çıkıyor, yaşarken onları onurlandırıyor. Devlet mezarlığında bile şair yazarına öncelik veriyor. Bu da bizleri hem sevindirdi hem de çok üzdü. Çünkü bizim ülkede şair yazarlar ya hapiste ömür bitirmiş ya da sefil hayat sürmüşlerdi. Namık Kemal, Ziya Gökalp, Nâzım Hikmet ve daha pek çok şair ve yazar… Bunları da saysak yer inler. Bizim ülkede de devletin sahip çıktığı şair, yazar yok denecek kadar azdır. Bizde siyasi çevresi olanlar ancak değer gördü, hâlâ da ortam aynı ne yazık ki. Çevresi olmayan şair, yazar, kalemi çok güçlü olsa da ne yazık ki dikkate alınmıyor.

İşte bugünkü programımız bu muhteşem ortamda Abdulla Bey’in ailesiyle tanışıp onun ev müzesini gezecektik. Öğle yemeğini orada hep beraber yiyecektik. Yine Özbekistan şehrini panoramik de olsa geze geze gideceğimiz adrese bizleri otobüslerimiz götürdü.

          Abdulla Bey’in ailesi her şeyi en ince şekilde düşünmüştü. Güler yüzleriyle bizleri karşıladılar. Yerel sanatçılar bahçede düzenlenen alanda yerlerini almışlardı. Bizler grup olarak bahçeye girdiğimizde yöresel şarkılarla karşılandık. Bizden önce gelen misafirler de vardı. Sanırım onlar da Abdulla Bey’in aile çevresiydi. Hazırlanan alana oturduk ve müziğin ruha geçişine teslim olduk. Çiçeklerle donanmış bahçe bizi esir alıyordu.

               Bir ara müziğe ara verildi. Bizim grup dışında da etkinliğe katılanlar vardı bunlar, 21. yüzyıl Özbek edebiyatının önde gelen temsilcilerindendi. Abdulla Oripov'un ev müzesinde düzenlenen etkinliğe şairin ailesi de katıldı özellikle millî marşın yazarı Abdulla Oripov'un eşi Hanifa Mustafagizi ve kızı Şaira Oripova bizlerle çok ilgilendiler. Şairin ölümünden sonra, edebî mirasını korumak ve Abdulla Oripov'un anısını yaşatmak için ailesi çok özverili idi.

Ayrıca bu programda değerli konuklar da vardı. Bunlar:  Abdulla Oripov'un 85. yıldönümü ve Ali Şir Nevaî’nin 585. yıldönümüne adanmış bu etkinlik için gelen konuklardı.

                İşte bu konuklar, Orta Asya Yazarlar Birliği "Yangi Ovoz" Başkanı Zholdoshbek Monoldorov ve “Dünya Türkleri Koordinasyon Merkezi” Başkanı Ilgar Türkoğlu konuşmalarını yaptılar.   Protokol,  dernek başkanları ve bizim grup sorumlusu Ilgar Bey’in de konuşmaları sonrası karşılıklı çok değerli hediyeler verildi. Özellikle Ilgar Bey’in el dokuması Abdulla Bey’in müze duvarına asılması için yapılmış portresi el emeği, göz nuru olan o halı gerçekten muhteşemdi. Bizim Türkiye sorumlusu Cahit Günay Bey de gelen bütün misafirlere Türk bayrağı ve rozeti dağıttı, o da çok onurlu bir davranıştı.

               Program sonrası sıra o çok merak ettiğimiz müzeyi gezmeye nihayet sıra gelmişti. Her köşesinde üstat Abdulla Oripov’un anıları, emeği, aile yapısı ve koca bir ömrün edebiyata adanışı vardı. Gönül ister ki her şair, yazarım diyen böyle güzelliklere vesile olsun. İki katlı çok odalı bu müze, hepimizi duygulandırdı. Ruhuna dualarımızı okuduk. Evin o güzel bahçesinde Abdulla Bey’in bahçede duran heykeli ile de fotoğraf çekip toplu yemek için hazırlanan alana grupça geçtik. Alan yeşiller arasında güzel bir mekândı. Kiraz, dut, erik ağaçları meyvelerini tatlandırmaya dursun, bizler göz zevkimizi doyuruyorduk onlara bakınca...

               Özbek yemekleri masaya teker teker geldi. Özbek sanatçı dostlar yine sahnede idi. O güzel şarkılarına dil oluyorlardı. Daha önce Kırgızistan’da da gördüğüm masalarda çaydanlıkla yöresel çaylar ve bize yabancı olan o çay kâseleri de vardı. Çay şekerleri bile farklı paketleme usulüyle masada duruyor, bize farklı geliyordu. O nefis Özbek pilavını herkes büyük bir iştahla yiyordu.

               Yemek sonrası her ülkeden şair arkadaşlarımız şiirlerini seslendirdi. Okunan bazı şiirleri anlamasak da çünkü herkes kendi dilinde okudu haklı olarak. Bizim Türkiye grubu da daha önce de belirttiğim gibi sadece Azerbaycanlı arkadaşlarımızın dilini anlıyor, anlamaya çalışıyorduk. Kırgızca, Özbekçe, Kazakça bilmesek de şiirdeki ritim yani ahenk ve armonisi sayesinde yine sıkılmadan zevkle dinledik.

               Ev sahibi Abdulla Bey’in eşi Hanifa Mustafagizi ve değerli kızı Şaira Oripov tarafından bizlere “çapan” hediye edildi ki bu da takdire şayan bir davranıştı. Ayrıca ben de bu programda “Turan Birliği” madalyasını aldım. Yangi Ovoz ve Amir Teymur Fondunun Vakfı yöneticileri bizleri onurlandırmışlardı ki böyle ince düşünmek her şairin yüreğine iyi gelir düşüncesindeyim. Program bitimi sonrası yine toplu fotoğraf çekimi yapıldı ve tekrar otelimize geldik. 

               Akşam yemeği sonrası geç saatlere kadar otelin dinlenme salonunda sohbet ettik. Birbirimizi daha yakından tanımak fırsatı bulmuştuk. Farklı kültürleri tanımak hepimize iyi gelmişti. Bazı arkadaşlar Türkiye grubuna tercümanlık yapıyordu ihtiyaç dâhilinde. Şiirler, şarkılar söyleyerek geceyi neredeyse gündüze teslim edecektik. Edebi sohbeti seven gönüller uykuya küsmüşlerdi. Anılar, acılar, ortak değerler paylaşıldıkça her yürek etkileniyordu.

                         Tarih 12 Mayıs’ı gösteriyordu bu günkü plan da ise otel de kahvaltı sonrası “Özbekistan Yazıcılar Birliği” bizler için güzel bir program hazırlanmıştı. “Özbekistan Yazıcılar Birliği” binası bir parkın içindeydi. Temiz düzenli ve geniş bir alanı kapsıyordu. Bu parkın içinde Özbekistanlı şair ve yazarların büstleri vardı. Biz de bu parkta gezerken hayran kaldık. Yemyeşil bu alan sanki şairlerin şiirlerini bize fısıldıyorlardı. Abdulla Oripov’un ve Ali Şir Nevaî’nin büstlerini ziyaret ettik. Fotoğraflar çektik. Daha sonra da Özbekistan Yazıcılar Birliği binasına geçtik orada Ali Şir Nevaî ve Abdulla Oripov ile ilgili Yazıcılar Birliği Başkanı ve üyeleri bilgi verdi.

               İki üstadın doğum yıl dönümlerini kutladık. Günün anlam ve önemi hakkında konuşmaları ve duygu düşüncelerini dile getirdiler. Bazı arkadaşlarımız da şiir okudular. Saat ilerlemiş, yemek saati gelmişti.

Saat 14.00 gibi öğlen yemeğine gittik. Biz üç arkadaş yemek sonrası taksiye atladık Chorsu (Çorsu ) Pazarı’na gidelim dedik. Sinem arkadaşımız uygulamayı ilk günden cep telefonuna indirmişti, ilk fırsatta hemen taksi çağırıyordu. Özbekistan’ı daha iyi tanımak için bütün zor şartları kolaylaştırıyordu. Taksi ücretleri de Türkiye’den daha ucuzdu. Çorsu Pazarı’na girmeden Kökeldaş Medresesi’ni (Kukeldash Madrasah) üç kadın arkadaş gezdik. Giriş biletlerimizi aldık ve önce o muhteşem avlusunu gezdik. Çiçekler ve farklı bölümlerden oluşmuş, iki katlı göz göz odalarla çevrili bu yapı gerçekten görülmeye değerdi. İçerisinde idari birimler, derslikler vardı.

Üst kata ince dar bir merdivenden çıktık. Atölyeler vardı. Özellikle hat ustası çok güzel eserlere imza atmıştı. Her dokunduğu eser şaheserdi. Burası dinî bilginler için bir merkez olarak düşünülmüş.

               Taşkent’te tam 23 medrese varmış. Kökeldaş Medresesi ise en büyük olanıymış. Orta Çağ’dan kalan bu tarihî medresenin yaklaşık 1569-1570? senesinde yapıldığı Özbek Şeybanid hükümdarları soyundan Barak Han ve Derviş Han tarafından inşa edildiği söyleniyor “Taşkent'in Registan'ının (şehrin ana meydanı) merkezi olarak Taşkent'in kalbinde yükselen Kökeldaş Medresesi, 16. yüzyıldan günümüze uzanan tarihiyle şehrin kültürel mirasının güçlü bir simgesi.” Bu güzel medreseye doymasak da bir aklımız da yanı başında duran Chorsu (Çorsu) Pazarı’na “hadi hadi” deyip bizi uyarıyordu. Malum orada da yok yoktu, bu da bizi dürten farklı bir duyguydu…

               Geniş bir alanı kapsayan Chorsu (Çorsu) Pazarı’na girdikten sonra en çok kuru yemişler dikkatimi çekti, sonra da değişik çayları. Kuruyemişlerden özellikle fıstığın kilosu Türkiye ile kıyaslama yaptın mı neredeyse yarı fiyatından bile düşük... İki kilo aldım ama kızım “Anne ya keşke daha çok alsaydın” demez mi? Ah bir de o ağır valizi taşıma derdi vardı. Kim seni anlar ki bu dünyada... Bu dünyada doğru anlaşılmak ve değer görmek en zor şey... Badem, ceviz, kuru üzümden birer kilo aldım. Boğaz derdi biter mi? Yeter dedim.

               Bu pazarda her şey bölüm bölüm ayrılmıştı. Örneğin kumaşçılar bir bölümü kapsıyordu. İstanbul ve Bursa’dan gelen kumaşlar burada daha ucuz deniliyordu. Bizim Sinem Hanım, bolca ipek kumaş almıştı, marifetli elleri elbiseler dikecekti. Alan geniş olunca her yeri gezmek imkânsızdı. Yiyecekçiler, giyecekçiler, gümüşçüler ayrı ayrı bölümlerde toplanmış müşteri bekliyorlardı.

13.05.2026 tarihinde plan Semerkant’a gitmekti... Heyecanımız iki kat artıyordu. Otobüslerimiz bizleri kahvaltı sonrası otelden aldı, yola düştük. Taşkent ve Semerkant arası sanırım 5-6 saat gibi sürecek, denildi.

               Yol boyu en büyük sıkıntı tuvalet meselesi oldu. Molalarda tuvaletlerde hep kuyruk oluşurdu. Çünkü büyük bir restoran da olsa wc dediniz mi ya bir var ya iki, onun da ya suyu yok ya da kapısı. Evet 2016’da otobüsle Azerbaycan’a da giderken kapısız, susuz tuvaletlere mecburen girdik. Bu çağda bu imkânlarda neden tuvalet önemsenmiyor anlamadık doğrusu. Bazı şeylerde bizden öndeler ama bu konu gerçekten şaşırtıcı. Tuvaletlerde taharet musluğu da yok. Bizim grup doğrusu zorlandı bu konuda. Girdiğimiz restoran, benzinliklerde hep sorun oldu. Bu konuda hijyen yoktu.

               Yemekleri güzel lezzetli, porsiyonları büyük ve doyurucu. Üstelik etleri hem bizden daha lezzetli hem de daha ucuz. Bir porsiyon et yemeği salatadan ucuz bu da şaşırtıcı. Toprak verimli, yeşil alan bayağı var, iklim de güzel ama bir porsiyon salata kıymetli o coğrafyada.

               Restoranların yanında genelde tandırları da vardı. O meşhur Özbek ekmeği gerçekten lezzetli idi. Özbekistan’da süt veya yoğurtla yoğrulan hamurlar tandırlarda (Kil fırınları) pişti mi ayrı bir lezzetleri oluyordu. Yemeklerin hepsi de çok güzeldi. Özellikle Özbek pilavı (plov) ve samsaya herkes bayıldı...

               İşte böyle her şeyi güzel olan bu güzel ülkede ve diğer Orta Asya ülkelerinde neden tuvaletler ilkel. Ben Azerbaycan, Özbekistan ve Kırgızistan yollarında bunu bizzat gördüm, hayret ettim.

               Bizim Türkiye’de yola çıktınız mı gerek restoranlarda gerekse benzinliklerde mescit de tuvaletler de kesin vardır ve temizdir. Özellikle restoranlarda en az 10-20 arası tuvalet bulunur. Öyle bir iki tane olmaz. Otobüsten bir indin mi 60-70 kişi bir anda tuvalete gidebilir. Bazen iki, üç otobüs birden restoranın önüne duruyor ki bu da sayıyı artırır.

               Balkan gezisine gittiğimizde de hep tuvalet sıkıntısı çekmiştik. Onlarda da hem sayı az oluyordu hem de yine taharet musluğu yoktu. Bizdekileri biz de bazen şikâyet ederdik. Ama oraları görünce bizdekiler nur nimet dedik. Düşünün saatlerce yolculuk yaptığınız bir otobüsten sıkıştığınız için ihtiyaç molasına indiniz. Tuvalet sayısı az, suyu yok, bazılarında da kapı bile yok yani olmaması gereken bir durum, sanki yüz yıl öncesini yaşıyorsunuz. İşte biz otobüs yolculuğu yaparken Türk Cumhuriyetlerinde en çok da bu konularda zorlandık.

               Bana farklı gelen bir diğer konu da kaldığımız otellerde sabah kahvaltıda o yörenin insanlarının pirinç pilavı ve tavuk yemeleri idi. Bizim gruba bu da farklı geldi. Orada zeytin ve peynir, bizimki gibi öncelikli değildi.

               Tuvalet sıkıntısı, güzel yemekler derken nihayet Semerkant’a geldik. İhtişamlı binalarıyla aklımızı başımızdan aldı gibi... Burayı bir günde gezecektik ki imkânsızdı. Buralara bir hafta ayırmak lazım. Her köşesi tarih, her köşesi çini sanatının görkemiyle sizi buyur ediyordu. Bu güzellikleri görünce bir masal şehrinde yaşıyorsunuz hissini duyacaksınız. Gerçek mi bunlar, deyip kendinizi çimdikleyeceksiniz. Görkemlik, asalet, sanat ve emek bir arada sizi esir alıyordu âdeta. O zamanın şartlarında buralar nasıl yapılmış, nasıl bir emek verilmiş… Hayret duygusu başkaldıracaktır yüreğinizde...

               Semerkant’taki ilk durağımız, kapısına ilk yaklaştığımızda İslam mimarisiyle bizi etkileyen mavi çinileriyle görsel bir zenginliği olan “Şah-ı Zinde” idi. Bu kapıda ilk dikkatimizi çeken muhteşem bir girişi olmasıydı. Gerçi buradaki girişlerin hepsi de muhteşemdi. Giriş kapısının en üst kısmında ayetiyle (Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler fakat siz bilemezsiniz. Bakara 154) süslenen bu kapıyı yaptıransa sanatçı yürekli, bilim adamı olan Timur’un torunu Uluğ Bey’di.

“Şah-ı Zinde” kapısından içeri girerken öyle büyülendim ki kalabalık da var… İçeri girişin biletli olduğunu ancak görevli peşimize düşünce fark ettik Hamiye ablayla. Yemek fiyatlarını düşündük mü girişler bize pahalı gelmişti.

Unesco dünya mirası listesinde olan ünlü tarihî türbeler ve anıt mezarlar kompleksi içine alan Şah-ı Zinde (Shohi Zinda ko'chas) Farsçada "Yaşayan Şah / Sultan" anlamına geliyormuş. Tarihî mezarlık olan bu külliyenin her köşesinde ince detaylar var. Buranın ilk yapılışının amacı aslında bir sahabe olan peygamberin amcası Abbas’ın oğlu olan “Kusem bin Abbas” içindi.

               7. yüzyılda buraya İslamiyet’i yaymak amacıyla geliyor sonra da burada şehit oluyor. “Günümüzde bu tarihî mezarlık alanı, Kusem bin Abbas Türbesi ile birlikte Timur İmparatorluğu dönemine ait  (14. ve 15. yüzyıllar) bu yapı, birçok hanedan üyesinin, devlet adamının ve din büyüğünün yattığı 20’den fazla göz alıcı çini kaplı türbeden oluşuyordu.” Buraları görmek büyük bir şans ve büyük bir kazanımdı bence...

               “Şah-ı Zinde” güzelliğinden çıktıktan sonra biraz yürüdük. Sağımızda bekleyen yine devasa güzelliğiyle süzülen Bibi Hatun (Saray Mülk Hanım)   külliyesine uzaktan bakarak Registan  Meydanı’na  önce  yürüdük   sonra  da  alana  bizi götürecek o enteresan araçlara -sanırım on beş kişiydik- bindik. Satıcıları, kalabalık çevreyi seyrede seyrede gittik. Ilgar Bey ekip başımızdı.

               Zaman yetersizliğinden Bibi Sultan türbesini göremesek de uzaktan yapıtın görüntüsü bile bizi çok etkilemişti. Görsel medyada duyduklarım, okuduklarımla biraz söz etmesem vicdan azabı duyarım. Meşhed cami ve medrese külliye olarak tasarlanan bina Semerkant için çok önemli ve değerlidir. Denilenlere göre burayı ilk Bibi Sultan yaptırıyor o sırada Emir Timur, Hindistan seferindedir. Ama Hindistan seferinden gelen Emir Timur beğenmiyor, eşine olan sevgi ve saygısındandır ki Emir Timur en çok sevdiği eşi Bibi sultan için burayı yeniden özenerek yaptırmış. Yapımında bizzat kendisi ilgilenmiş. Buraya Emir Timur’un özen göstermesinin bir başka amacı da “Timur'un Hindistan seferi esnasında kazandığı zaferlerin hatırasını ölümsüzleştirmek”miş.

               Geniş bir alanı kapsayan koca bir külliye olan bu yapıtın içinde cami, türbe, medrese gibi farklı bölümler var. Camisi şimdi hediyelik eşya satan bir yer olarak kullanılıyor.  Semerkant denilince Emir Timur ve de Bibi Sultan önemli figürdür bence... Ömrü savaşlarla geçen Emir Timur kazandığı her savaşa emek vermiş, büyük sabır göstermiştir. O zamanın şartlarında seferleri üç yıl, beş yıl sürermiş.(İlk Bölümün Sonu.Devamı ve 2. Bölüm Haftaya)

 



Bu yazı 1742 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI