Bugun...


Cahit GÜNAY

facebook-paylas
“Gönül Köprüsü” Köşemizin Misafiri Özbekistan Notları ile Şair - Yazar Fatma Özer BİLGİÇ ( 2. ve SON BÖLÜM)
Tarih: 17-08-2026 20:39:00 Güncelleme: 17-08-2026 20:39:00


Emir Timur’dan sonra 1408 yılında vefat eden Bibi Hanım; çinilerle yaptırdığı Bibi Hanım Camii külliyesine vefatı sonrası gömülür. Onun zekâsı, tecrübeleri, ilme merakı onu farklı ve çevresine faydalı kıldı. Onun çocuğu olmasa da Emir Timur’un çocuklarının ve torunlarının eğitimiyle özel ilgilenmiştir. O, Uluğ Bey’in de hayatında büyük rol oynamış, onu küçüklüğünde yanına alarak onun eğitimiyle özel ilgilenmiştir.

               Emir Timur'un ömrünün büyük bir kısmı gerçekten de savaşlar ve seferler içinde geçmiştir. 1370 yılında Maveraünnehir bölgesinde hâkimiyeti ele alıp Semerkant’ta tahta çıktıktan sonra, 1405 yılında ölümüne kadar sürekli askerî seferler düzenlemiştir. Hatta Memlükler (Suriye/Mısır) ve Osmanlı Devleti üzerine düzenlediği seferleri tam da “Yedi Yıllık Sefer” olmuş. İsmini asırlara yazdırmak öyle kolay da değil. Ama bu savaşlardan bahseden kaynaklar “Timur'un fetihleri sırasında hayatını kaybedenlerin sayısını 17 milyon civarında tahmin etmektedir. Bu rakam, o dönemdeki dünya nüfusunun yaklaşık %5'ine denk gelmektedir.” Yani kahraman olmanın bedeli de büyüktür. Belki de bizim için en önemli savaşı da Ankara Savaşı (1402) Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid ile Çubuk Ovası'nda yaptığı tarihî savaştır.

               Ankara Savaşı, Emir Timur için büyük bir kazanım olsa da Yıldırım Bayezid için büyük bir kayıptır. Emir Timur’a esir düşmüştür Yıldırım Bayezid. Osmanlı Devleti ilk kez bu kadar sarsılmış ve Batı’da adım adım ilerleyen devlet, bu savaştan sonra dağılma riski yaşamış. Esir düşen Yıldırım Bayezid bu yenilginin acısına sekiz ay dayanabilmiş sonra vefat etmiş. Bu savaş sonrası Osmanlı Devleti’nin bu şanssız dönemine tarihçiler, “Fetret Dönemi” adını vermiş. Bu dönem Çelebi Mehmed’in tahta geçişine kadar yani 11 yıl sürmüştür.

               Emir Timur, farklı ve üstün yetenekli bir kahramandı.1370 yılında Çağatay Hanlığı'nda yönetimi ele alarak tahta çıkmış ve 1405 yılındaki ölümüne dek de her zorluğu altüst ederek imparatorluğunu kurmuş ve yönetmiş, topraklarını genişletmiştir. 35 yıllık hükümdarlığına birçok şeyi katmış. Emir Timur gittiği her savaşı kazanmış bir kumandan. On yedi büyük seferinde de bu gururu yaşamıştır.

               Emir Timur, askerî dehasıyla Orta Çağ’ın en önemli isimlerdendi. Moğol soyundan gelse de Türkleşmiştir. Onun amacı, İslam’ı yaymak ve ülkesini kalkındırmak, genişletmektir... O, çevresinde de ondan kuvvetli devlet istememiş, savaşı, sanatı önemsemiştir. Sanata sanatçıya da çok değer vermiştir. Fethettiği bütün devletlerin bilim adamlarını, sanatkârlarını da ülkesine getirerek Semerkant'ı bir kültür, bilim ve ticaret merkezine dönüştüren bir devlet adamıydı. O zamanın şartlarında Semerkant çevresine bilimle, sanatla büyük örnek olmuştur. Ülkesine olan sevgisi, başarma hırsı, askerî disiplini... onu farklı ve başarılı kılıyordu. O, Ankara Savaşı’ndan yaklaşık üç yıl sonra yapacağı Çin seferi sırasında yolda hastalanarak vefat ediyor. Kendi adı ile kurduğu devletini yetmiş yıllık ömrünün (35 yılını(1370-1405) yılları arasında en hızlı ilerleyen ve büyüyen devletini zirveye taşımıştır. Onun zamanında bu güçlü imparatorluk; “35 yıllık hükümdarlığı boyunca sınırlarını Altın Orda Devleti’nden Hindistan’a, Orta Asya’dan İzmir ve Şam’a kadar genişletmiştir.” Timur’un ölümü sonrası çocukları, torunları arasında taht kavgaları yaşanarak inişler çıkışlar olsa da yine bu devlet ondan sonra 102 yıl daha tarih sahnesinde ömrünü sürdürmüştür.

               Her şiir yazdığımda her bir yazımı yazdığımda sancılarım dokuz aylık sancılarım gibi beni çepeçevre sararak rahatsız eder. Yazdığım konunun hakkını verebildim mi sorumluluğu beni hep tedirgin eder. Bu yazım da bir gezi yazısı olsa da o coğrafyaya faydası olmuş, tarihe isim yazdırmış bu şahsiyetleri yazıda anlatmamak büyük haksızlık, emeğe kör bakmak olurdu.

                         İşte Şah-ı Zinde sonrası yürürken çevremizdeki o görkemli yapıtların asırlar öncesi yaşananları bize fısıldar gibi bizi büyülüyordu.

                         Registan Meydanı’na (Kum Ülkesi) vardığımızda çiçeklerle, meraklı ziyaretçilerle karşılaştık. Burası Semerkant’ın merkezi, kalbi tarihî İpek Yolu üzerinde sayılırmış. İnsanların simasına dikkat ettiğimde de şaşırmıştım. Özbekistan, Kırgızistan, İran, Hindistan, Rusya... gibi farklı ırklar bir aradaydı. Giyilen kılık kıyafetler ve konuşmalara dikkat ettiğimde de bütün Asya coğrafyasını bir araya getirmişti Registan Meydanı... Arkamıza dönüp baktığımızda da o muhteşem “u” şeklindeki üç yapıtı gördüm. Göz alıcı mimarisiyle beni de herkes gibi çok etkiledi. Bu yapıt Orta Asya Türk mimarisinin en güzel örneklerini size sergilemektedir.

               Registan Meydanı’ndaki ilk yapıtın Timur'un torunu ünlü astronom ve matematikçi Uluğ Bey tarafından 1417-1420 yılları arasında inşa edildiği söylendi bize. Meydanın günümüzdeki anıtsal hâlini almasını sağlayan diğer iki büyük medrese ise 17. yüzyılda Buhara Hanlığı valisi Yalangtuş Bahadır tarafından yaptırılmış, denildi. UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan ve üç görkemli medreseden oluşan bu tarihi yapı kompleksi görenler çok şanslıdır. Onlar yüreğinde tarifsiz huzuru duyar kanısındayım. Bu açık hava müzesini her gören, zamanın ve mekânın büyüsüyle büyülenir âdeta...

               Registan Meydanı gezisi sonrası Semerkant’ta kalacağımız otele gittik, yerleştik ve sonrası akşam yemeği yiyeceğimiz restorana geldik. Yemek sonrası kalabalık daire şeklindeki masamız Kazak arkadaşların yorgunluğundan sonra biz şarkılara, türkülere başladık. Tatlı bir yorgunluk her bedeni sarmıştı ki odalarımıza çekildik, büyülü şehrin tılsımında uykuya bedenlerimizi teslim ettik.  

               14.05.2026 Mayısı tekrar Registan Meydanı’na toplu resim için gittik. Herkesi bir arada tutmak belki de en zoruydu. Grup bazen birden dağılıyor bir araya zor geliyordu. Çekilen toplu fotoğraf sonrası hemen otobüslere bindik ve Emir Timur'un türbesi yani kralın türbesine (Gûr-ı Emîr) gittik. Giriş biletlerimizi kişisel yine aldık ve o mavi yivli kubbesi ile bizi çininin güzelliğine davet ettiren bu güzelliğin keyfine daldık. Turkuaz kubbesi en güzel tonları ile göz kamaştırıyordu. Süslemeler hep özenle yapılmıştı. Anıt mezar bölümüne girdiğimizde ise altın sarısının parlaklığını yüreğimizde hissettik. Altın yaldızlar, parlak mermerler ve o muhteşem mozaikler asır öncesi güzelliği, asaletiyle, sağlamlığıyla günümüze taşımıştı.

                               Bu şaheser yapı ilk külliye olarak 1399 yılında başlasa da daha sonra zamanın şartlarında biraz değişmiş gibi... Bu yapının mimarları İsfahanlı Muhammed bin Mahmud el-Bennâ (İsfahanlı) ve Şücaeddin'dir.

           Bu değerli yapıtın ilk inşasına daha 10 yaşındayken Tebriz'e Emir Timur’un emriyle vali olarak atanan Sultan Muhammed (Sultan Muhammed Bahadır) başlamış ama daha buranın yapımı tamamlanmadan genç yaşta vefat (1375-1403) etmiş.  Timur’un en sevdiği ve ilk resmî veliaht tayin ettiği torunu Muhammed Sultan Mirza için burası türbeye dönüştürülmüştür.

             Muhammed Sultan Mirza, Ankara Savaşı’nda başarılı genç bir kumandandı. Ama bu savaş sırasında 1402 yılındaki Ankara Muharebesi sırasında aldığı savaş yaralarının iyileşmemesi nedeniyle 1403 yılında henüz 28 yaşındayken vefat ettiği söylenir. Bu ölüm Emir Timur’u çok üzmüştür. Bu acı ona çok ağır gelir. Emir Timur da bir süre sonra yani 1405'teki vefatının ardından o da çok sevdiği torunun yanına gömülmüştür. Burası Emir Timur'un yanı sıra oğullarının ve torunu Uluğ Bey'in de kabirlerine ev sahipliği yapmaktadır.

               Ayrıca burada Emir Timur'dan önce vefat eden hocası da var. Emir Timur’un başucunda yatan manevi hocası, dönemin büyük din âlimi ve mutasavvıfı Seyyid Bereke’dir  (Mir Seyyid Baraka olarak da bilinir). Timur, hocasına çok saygılıydı. Onu yanında uğuru bilirdi. Timur'un hayatı boyunca yanından ayırmadığı, seferlerinde kendisine büyük manevi destek veren Seyyid Bereke, kendisinden kısa bir süre önce vefat etmiş ve türbedeki en başköşeye, Timur'un tam başucuna defnedilmiştir. Aynı türbede Timur’un ilk hocası olan Şemseddin Külâl'in oğlu Ömer'in de kabri yer almaktadır. Birçok ünlü şahsiyetleri içinde barındıran bu anıt mezarın, geleneksel İran mimarisi tarzında olduğu söylenir. Yapının içi de dışı da her göreni çok etkilemiştir. Kalabalıktan zor incelediğim bu manevi ortam beni de çok etkiledi. Timur'un anıt mezarı (Gur-i Mir), koyu yeşil renkli nadir bir nefrit taşı ve mahzenin tam merkezinde yer alan bu mezar taşının, dünyanın en büyük tek parça yeşil nefrit (jade) taşlarından biri olduğu, söylenmişti.

               Stalin’in emri ile 19 Haziran 1941 tarihinde uzman kişilerle bu mezar açılıyor. Yaşlı bilginler itiraz etseler de emir yerine getiriliyor. Yerel halk arasında Mezar açılırsa savaş çıkacağı” efsaneleri dillere düşüyor. Timur'un mezar taşında Kur’ân ayetleri, soy ağacı ve çeşitli övgüler yer alıyordu. Mezar açıldığında içeriyi çok ağır ve güzel bir esans kokusunun kapladığı ve kemiklerin üzerinde gümüş ipliklerle işlenmiş ayetlerin bulunduğu lahit örtüleri olduğu kayıtlara geçmiştir.

               Halk arasında birçok efsane anlatılsa da en önemlisi ise Emir Timur’un mezarın içinde "Kim mezarımı açarsa benden daha korkunç bir istilacı serbest bırakacaktır” şeklinde mistik bir uyarı yazıtı da bulunsa Sovyet antropolog Mikhail Gerasimov öncülüğündeki bir heyet tarafından mezar açılır (Gûr-i Mîr Türbesi) bilimsel inceleme ve yüz rekonstrüksiyonu amacıyla açılan mezarı yani asıl amaçlarının “Timur'un tarihî kimliğini doğrulamak ve kafatası yapısından yola çıkarak büstünü yapmak” olduklarını dile getirmişlerdi.

Semerkant halkı tedirgin ve korku içindeydi. “Efsaneye göre; bu olaydan iki gün sonra, 22 Haziran 1941'de Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliği'ne saldırmasıyla (Barbarossa Harekâtı) büyük savaş patlak vermişti.” Yapılan bütün çalışmalar sonucunda iskeletin Emir Timur’a ait olduğu kesinleşmişti.

               Bu çalışmalar sonrası “Emir Timur'un 1.70 boyunda, sağlam yapılı ancak sağ bacağının aksak (topal) olduğu, kol kemiğindeki bir hasar nedeniyle sağ kolunu kaldıramadığı tespit edilmiştir. Antropolog Gerasimov, bu verileri kullanarak ünlü hükümdarın yüzünün aslına uygun bir büstünü ortaya çıkarmıştır...” Bu çalışma sonrası iskelet tekrar bir törenle yerine getirilip gömülüyor. Bazı söylentilere göre de iskeletin geri getirilmesi yaşanan korku, uğursuzluk korkusundandı. Yine söylentilere göre II. Dünya Savaşı sırasındaki Almanya-Rusya (Sovyetler Birliği) savaşını bu olaydan sonra Sovyetler Birliği kazanmıştır. Gördüğümüz ve yaşadığımız duygusal ortamı zor olsa da bırakıp dışarı çıktık. Arkamızda bekleyenleri çok bekletmeden beş- on dakika içeride kaldık ama orayı sayfalara çıkıştırıp yazmak çok zor.

               Anıt mezarın dışına çıktık. Otobüsümüze doğru yürürken herkes yöresel kıyafetleri satan satıcılara yöneldi. Dünya hâli işte… İnsanoğlu çabuk değişiyor. Ölümü, yaşamı hep kıyıda yaşasa da her şeyi de çabuk unutuyordu. Ben de kendime uygun bir şeyler aldım.  Otobüslere bindik ve hayalini kurduğumuz Buhara’yı görmek için yola düştük.

               Semerkant’ı terk ederken aklım, yüreğim Emir Timur sonrası Uluğ Bey’e hayran kalmıştı. “Timur İmparatorluğu hükümdarı ve ünlü astronom Uluğ Bey tarafından inşa ettirilen üç büyük medrese bulunur. Özellikle matematik ve astronomi alanında birer bilim merkezi olan bu medreseler şunlardır: Uluğ Bey Medresesi (Semerkant): Registan Meydanı'nda 1417-1420 yılları arasında yaptırıldı. İslam dünyasının en önemli bilimsel eğitim merkezlerinden biri olan bu yapıda, Uluğ Bey'in bizzat kendisi de dersler vermiştir. Ali Kuşçu ve Kadızade-i Rumi gibi önemli bilim insanları bu medresede yetişmiştir. Uluğ Bey Medresesi (Buhara): 1417 yılında inşa edilen, günümüze ulaşmış en eski medreselerden biridir. Kapısındaki “Bilgi aramak her Müslüman erkek ve kadının üzerine farzdır” yazısıyla ünlenmiştir. Uluğ Bey Medresesi (Gucduvan): Semerkant ve Buhara'dakilere kıyasla daha sade bir mimariye sahip olup geometrik süslemeleri ve Kûfi yazıtlarıyla dikkat çeker.” Uluğ Bey, on parmağında on hüner misali çok yönlü bilge bir kişiymiş. Doğrusu ben ona bir daha hayran oldum. Bibi Hatun’un emeğine, yüreğine sağlık. Vermiş olduğu emeğe değmiş doğrusu. O hem bir yönetici hem bir bilim adamı hem de bir sanatçı ve sanatçı dostu…

               Yolculuğumuz Semerkant’tan Buhara’ya yaklaşık dört saat sürdü. Sosyal medyada daha önce baktım da Buhara’da gezilecek yerleri araştırdım. Karşıma çıkan liste güzel ve çekiciydi.

1.    Kalon Minaresi (Poyi Kalon Kompleksi)

2.    Ark Kalesi.

.    Chor Minor Medresesi. (Çar Minar)

4.    Şuhov Minaresi.

5.    Bolo Havuz Camii.

6.    Devlet Mimarlık Sanat Müzesi.

7.    Hazreti Eyüp Çeşmesi.

8.    Mirzo Ulugbek Medresesi...

9.    Bahaeddin Nakşibendi Türbesi de manevi durakların başında gelir.

10.  İsmail Samani Türbesi: 10. yüzyıldan kalan, Orta Asya’daki en eski İslami mimari örneklerinden biridir. Pişmiş tuğlaların kusursuz işçiliğiyle dikkat çeker. Anladığım kadarıyla bu yapıtlar Buhara’da en önemli olanlardı...

               Buhara’ya girdikten sonra, ilk önce, bize belirlenen restorana öğle yemeğimizi yemeye gittik. Herkes acıkmıştı. Buhara’yı çok merak ediyordu. Zaman yine çok kısa idi. Günün yarısı gitmişti. Grupla gezmek hem zordu hem de çok zaman kaybı oluyordu. Biz de yemekten sonra yine Sinem’in fikrine uyarak taksiye atladık, tarihî mekânların en çok olduğu alana gittik. Sinem Keleş, planı iyi yapıyordu.  Daimi gezilerimde oda arkadaşım Nurten Sezgin yani Sinem’in annesi ve ben köklü medeniyetlerin merkezi kadim şehir Buhara’yı keşfe çıktık.

               Taksi bizi gidebileceği yere kadar götürdü. Bundan sonrası taksiciye yasaktı. Bizler de ya yürüyerek gezecektik ya da sanırım “Yuki/Greta” dedikleri üç tekerlekli elektrikli motora binecektik. Sinem öne, Nurten abla ve ben arkaya binerek önce dar, ara sokaklardan İpek Yolu’nun kalbi sayılan açık hava müzesi olan bu şehirde tarihe yolculuğa başladık.

                Mavinin her tonu ve çininin endamına burada sanırım doyacaktık. Her köşesinde tarihî doku fışkırıyor gibiydi... Buhara şehrinde devlet korumasına alınmış 700’e yakın tarihî yapıtlar varmış. Bunları tek tek gezmek günlerinizi alır ki bizim burada böyle bir şansımız yok. Biz de en önemli olanları bari görelim derdine düştük.

               İlk durağımız kapalı çarşısı idi. Yine tarihî bir yapıya girdik. Sosyal hayat burada capcanlı idi. Buralar ticaret merkezi olarak üstüne düşeni asırlarca yılmadan yapmış mekânlardı. Yöresel el emeği göz nuru çeyizlik nakışlı örtüler aldık üçümüz de. Ben zaten oldum olası emek verilen böyle kullanışlı nevresim, çarşaf, pike gibi şeyleri çok seviyor hele el emeği göz nuru da varsa çok kıymetli görüyordum. Düğün arifesinde olan oğluma ve arkasına da kızıma dokumalı o örtülerden aldıktan sonra buradan “Lebi Havuzu” gittik.

               Buhara’daki zengin kültürün kaynağı bence geçmişten beri çok farklı milletlerin dinlerin yaşandığı yer olmasındandır ki sizi de bu kültür çok etkileyecektir. Gerek Semerkant gerekse de Buhara tarih boyunca ilim, sanat ve fikir adamları konusunda çok âlim yetiştirmiş ve bütün dünyaya da bu âlimler faydalı olmuş.

               Medeniyet, kültür, tarih ve uygarlık burada diz dize büyümüş, el ele yürümüş ve İpek Yolu ile de bütün dünyaya yayılmış desem abartmış olmam asla. Aynı zamanda da bu kadim topraklarda Türk-İslam mimarisi de zirveye çıkmış. Bugün de hâlâ bu eserler dimdik durarak günümüz insanına ilham oluyordu. Tarihî dokunun güzelliğini açık bir müzeye çevirerek görsel bir şölene dönüştürüyor. Bu görsellik bu topraklardaki manevi gücün gücüne de güç katıyor. Buralarda yaşamak da buraları ziyaret etmek de mutluluktur, farklılıktır.

               Bu topraklar; birçok şeye şahitlik yapmış ve kültürel zenginliğini de canıgönülden beslemiştir. Buhara; birçok dine ve bu dinlere mensup insanlara da ev sahipliği yapmış mistik bir yer demiştim. Evet Zerdüştler, Budistler, Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar burada birlikte yaşıyorlar. Buhara'da Özbekler, Tacikler, Ruslar, Türkmenler, Kırgızlar, Uygurlar ile az sayıda Ukraynalı ve Yahudi yaşamış. Hâlâ da bu milletleri burada bulabilirsiniz.

               Libi Havuzu, havuz başı anlamını taşıyormuş. (“Lyabi-Khauz Ensemble ya da bir başka deyişle Lyabi-Khauz Topluluğu ve Orta Asya mimarisinin en önemli örneklerinden biri olarak kabul görüyor.”) Burası Buhara’nın merkezi konumunda. Havuz sanki ortada bir adacık oluşturmuş. Çevresini de tarihî yapıtlar sarmış gibiydi...

               Havuzun fışkıran su fiskeleri sizi bir masal şehrine götürüyor gibi. Havuzun dört bir tarafında masalar ve gezmenin, tarihî dokuyu tanımanın gururunu taşıyan o yüzlerin mutluluğu sizi de sarıyordu. Ayrıca yanı başınızdaki restoranı da bol yemek çeşitleriyle her zevke uygun güzellikteydi. Biz de boş bulduğumuz masaya geldik ve masamıza öğle yemeği sonrası bir çaydanlık çay ve yaş pasta siparişi verdik. Tarihî mekânın, havuzun ve suyun ihtişamı karşısında Özbek çayı içmek de bir başka güzeldi. 

               Tam karşımızda yanı başımızda  Uluğ Bey Medresesi vardı, sanki o da mutluluğumuza tarihî geçmişiyle ortak oluyordu. Üç anıtsal yapı bir araya gelmiş ve bize geçmişin o ihtişamlı günlerini yaşatacak gibiydiler. Nadir Divan-Begi Hanakası ve Nadir Divan-Begi Medresesi gerçekten sizi cazibesiyle kendine çekiyordu.

Birden masamıza gelen Abdulla Oripova’nın kızı Şaire Hanım ve kardeşi: “Biz acıktık sizin masaya oturup yemek yiyebilir miyiz?” dediklerinde çok mutlu olmuştuk Nurten ablayla çünkü aldığımız o hediyeliklerle gezmek hem zor hem de zahmetliydi.  Ben buyurun masa sizin siz yemek yerken biz de biraz bu çevreyi gezelim deyip ayağa kalktık bir heyecanla...

               Şaire Hanım on evlada bedeldi. Biz Taşkent’te geleli bütün grupla tek tek özenle ilgileniyor ve ev sahipliğinin hakkını veriyordu. Bir millî şairin kızı olarak babasının edebî mirasını yaşatmak için var gücüyle gayret gösteriyordu. Onun bu onurlu duruşu umarım diğer şairlerin çocuklarına da örnek olur. Sanatı seven o yüreği öpüyorum.

Eşyalarımızı sağlam kişilere teslim etmenin rahatlığını yaşayarak çay sonrası çevreyi keşfe çıktık. Müşterilerle dolu turistik dükkânlar ve yöresel kıyafetler sergiye çıkmış gibi müşteri bekliyordu. Havuz başındaki bu küçük parkın içinde bir de eşeğin üstündeki Nasreddin Hoca heykeli de bize, sanki “Hoş geldiniz!” der gibiydi.  Nasreddin Hocanın Buharalı olduğu inanışı da vardı bölge insanlarında. Güzel insana herkes sahip çıkar... Bu dünyada güzel insan olmak lazım işte, deyip bir de fotoğraf çektim.

          Büyülü binalara bizler dalarken akşam ezanı okunuyordu. Alanı incelerken “O zamanın şartlarında bu kadar görkemli ve sağlam binaları nasıl yaptılar?” Sorusu beynimi kemirdi durdu. Yıl 2023. 6 Şubat’a gittim birden... Keşke aynı insanlar Güneydoğu’daki o binaları da yapsaydı da binlerce insanımız enkazın altında can vermeseydi. Günümüz insanı malzemeden çaldığı için mezar oldu binalar bize... Ben bunları düşünürken yüreğim birden daraldı. Sonra yine kalabalık insan gruplarını bir bir inceledim. Sanki yerli halk yok gibiydi, esnaflar hariç. Bizim gibi gezmeye gelen kalabalıklar farklı farklı dilleri konuşuyordu. Buradaki yöresel halk Taşkent’e göre biraz daha gelenekçiydi.

                         Tarihî ve mimari bu zenginlikleri koruyan herkese yürekten teşekkür ediyorum. Bir de bu görkemli yapıtların dili olsa bize kim bilir neler neler anlatacaklardı. Onlar çok şeye şehit olmuşlardır ama edeplerinden asırlardır ahraz olmayı asilliklerinden susmayı tercih ettiler. Görkemli yapıtların önünde bolca fotoğraflar çektik, masamıza tekrar döndük.

Şaire Hanımlar da yemeklerini yemiş bizi bekliyorlardı. Hep beraber yürüyerek “Kalan (Kalon) Minaresi”nin yanına gittik. Geniş bir alanı kapsayan Poyi Kalon Kompleksi -şehrin sembolü olan yapı- Kalon Minaresi, Kalon Camii ve Miri Arap Medresesi'ni içine alıyordu. Moğol istilasından dahi sağ kurtulan ve 12. yüzyıldan günümüze gelen bu yapıt görülmeye değer bir güzellikle süzülüp sanırım meraklılarını bekliyordu. Beni etkilediği gibi eminim, sizi de büyüleyecektir. Poyi Kalon Cami, kompleksin bulunduğu alanda bir güneş gibi çevresini aydınlatıyordu. Burası tek bir minare değildi koca bir külliyeydi. Buradaki görsellik gerçekten de muhteşem ötesiydi. Alan, akşam namazı sonrası ışıklandırılmış, Kalon Minaresi farklı işlemeleriyle altın sarısı tonundan parlıyor, asaletini bize o güzel endamıyla gösteriyordu. Cengiz Han’ın bile başını önüne eğen bu güzellik, ruhuma ilaç gibi bir ferahlık verdi.

               Bu minare 1127 yılında Karahanlı Hükümdarı Muhammed Arslan Han tarafından inşa edilmişti. Minarenin yapılış amacı beş vakit namazı eda etmek için insanları namaza davet etmek ve en yakın bölgedeki sakinlere, hükümdarların kararnamelerini ve diğer olayları duyurmak imiş. Aynı zamanda bu minare bir dönem bir gözlem kulesi olarak kullanılmış. Minare, “Yaklaşık 46 metre yüksekliğinde ve 105 basamaklıdır. Gövdesi 13 farklı tuğla kuşağı deseniyle süslenmiştir.” Minare ihtiyaç dâhilinde birkaç kez restore edilmiştir.

               Buhara Ark Kalesi (Ark of Bukhara): Buhara’da kafanızı nereye çevirseniz tarih orada size merhaba, der gibi mübarek...  Burası ise şehre hâkim ama suni bir tepe üzerine kurulmuş koca bir alandı. Milattan öncesine uzanan tarihiyle eski Buhara hanlarının yönetim merkezi ve yaşam alanı konumundaymış.  İçinde de müzeler, cami ve kraliyet zindanları bulunur. Yani buraya gelen kendini film setinde başrolü oynuyor hissine kapılabilir.

                İşte dedim, Buhara’yı Buhara yapan bu güzellikleri, şartları zorlayıp herkes gelip görmeli, buradaki bu masalsı atmosferi doyasıya solumalı insanoğlu. Özellikle sözüm o mal-mülk biriktirenlere. İnanın siz ne kadar kendinizi ihmal ederseniz, aileniz de sizi o kadar ihmal eder. Siz çocuklarınıza ne kadar mal bırakırsanız bırakın, onlar daha fazlasını isterler. Malın- mülkün sonu yok ki... Üç günlük dünya hep başkaları için yaşamayın. Doğrusu ben de elli yaş sonrası bunu öğrendim. Beni böyle uyaran da hiç olmadı. Kaç evlat, anasını-babasını ince düşünerek “Siz çok yoruldunuz, ezildiniz size bilet aldım, yurt içi ya da yurt dışı gezin...” demiş ki...

                İnanın yazma tutkum beni hep insanları dinlemeye, konuşturmaya, sorgulamaya ve anlamaya itti. Böylelikle yeni konuları yazmaya da bana çok malzeme çıkıyor. Bazı şeyleri lütfen ertelemeyin, geç kalmak bazen acı verir yüreğe. Belli bir yaştan sonra her şey anlamsız ve güç olur. Konuyu dağıttım ama çok önemli.

                Siz siz olun kendinizi maddi-manevi şartlarınız varken bir köşeye atmayın. Bedeninizi, ruhunuzu yoksullaştırmayın! Varlığınızı çevrenize hissettirin. Bencil insanları hiç sevmem ama kendine haksızlık edene de içimden kızarım.

                Ben yıllarca zor şartlarda okudum, sonra zor şartlarda çalıştım. Çocuklarıma, eşime, ailesine, anama, kardeşlerime elimden geleni yaptım. Kimse bana ödül de takmadı, beni onurlandırmadı da… Herkes ne yaptıysam beni buna mecbur gördü. İki saat uykuyla 24 saat nöbete giderken bile bedenimdeki, ruhumdaki yorgunluğumu, kırgınlığımı kimse görmedi ya da görmek istemedi.

               Bir de çevremizde o çokbilmişler var ya siz ayda yılda bir gezmeye çıktınız mı sanki onun cüzdanından gezmişsiniz gibi sizi kıskanç kıskanç sorgulamazlar mı? İşte ben onlara da “Sigaram, içkim, arabam, etiket düşkünlüğüm yok, dışarıdan yemek de sipariş vermem. Yemeğimi, kahvemi evimde kendim yaparım. Arada az da olsa emekli maaşımı kendim için gezmeye harcıyorum buna da mecburum çünkü ben bir yazarım farklı mekânlar, farklı insanları görmem lazım...”deyip çenelerini kapatıyorum. Eee yalan değil ben cimri değil ama bilinçli bir tüketiciyim ya da tutumluyum diyeyim. O çevresine hava atan, salkım saçak harcayanlar, gittiği her yerde kıtlıktan çıkmış gibi her şeye saldıranlar bana hep ters gelir zaten...

                 Tekrar dönelim Buhara’ya efendim...  Buhara şehrinin tarihine baktınız mı birçok farklı devletin egemenliğinde kalmış ve bu egemenliklerin kültürel zenginlikleriyle de en güzel şekilde beslenmiş, her alanda da güçlenmiş olduğunu görürsünüz. Özellikle 16. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Buhara Hanlığı'na başkentlik yapmıştır bu güzel şehir.

                Gelelim Cengiz Han - Buhara hikâyesine… “Cengiz Han Efsanesi: Rivayete göre Cengiz Han, minareye bakmak için başını yukarı kaldırdığında başlığı düşer. Başlığı almak için eğildiğinde askerleri, “Hakanımız eğiliyorsa bu eserin önünde bir keramet vardır.” diyerek Buhara’yı yakıp yıksalar da minareyi yıkmaktan vazgeçerler. Bir başka rivayete göre de “Cengiz Han, Buhara şehrini yakarken Kalon Minaresi’nin yanına kadar  gelir. O sırada miğferi başından düşer. Eğilip miğferini yerden alır. O güne  kadar Cengiz Han, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde eğilmemiştir. Eğilip  miğferini yerden alır ve bir an duraklar, sonra da ‘Bugüne kadar hiç kimsenin ve  hiçbir şeyin önünde eğilmedim. Bu yapının önünde ise eğildim. Onun için bu yapıya  dokunmayın, bırakın sağlam kalsın.’ der. Böylece minare yıkılmaktan kurtulur." Bu ve buna benzer rivayetler gerek dillerde gerekse bazı kaynaklarda geçtiğine göre bu güzel yapıtın bir hikmeti vardır. Mütevazı bir şekilde göğe yükselip belki de insanlığa siz de benim gibi sağlam (sağlam duruşlu) olun, dik durun, diyordur.

                Biz şair-yazarlar yazmaya doyamadığımız gibi fotoğraf çekmeye de asla doyamayız. Bu güzel alanda da ben, Nurten ablam ve Şaire Hanım ile anılarımızı fotoğraflaştırdıktan sonra arkadaşlarımızın yanına gitmek için yolumuza yürüyerek devam ettik ki önümüze çıkan o güzel yöresel satıcılarda yine mola verdik. Fiyat soralım, bakalım derken birden birbirimizi kaybettik. Alanı Nurten ablamla tanımaya ve arkadaş grubumuzu aramaya koyulduk. Kendimizi bir anda konser alanına yakın bir yerde bulduk. Kalabalık, ses, gürültü alanı sarıyordu.

               Ben Nurten ablaya bir şey anlatırken yanımızdan geçen Türkçe konuştuğumuzu gören gençler bizimle konuşmaya başladılar. “Siz Türkiye’den mi geldiniz...” Türkiye’de çalışırken Türkçe öğrenmiş bizi de Türkçe konuşurken yakalayınca çok mutlu olmuşlardı. “Var mı bir ihtiyacınız?” deyip bizi merak ettiler.  Ben de telefonlarımız uluslararası aramaya kapalı. Telefon numarasını versem de rehberimizi arasak da gideceğimiz otelin adresini sorsak olur mu? dedim.  Gençlerden biri hemen telefonunu çıkardı. “Abla sen telefon numarasını söyle.” dedi. Her yerde pırlanta yürekli insanlar var, diyerek aklımdan geçirdim.

                            Rehberimiz Rahmet: “Abla neredesiniz? Siz bana adres verin, neredesiniz?” Adresi o genç hemen verdi. Rahmet: “Abla size yakınım, ben sizi almaya geliyorum.” dedi. Beş-on dakika sonra da bizi gelip aldı. Beraber taksiye atladık, otele gittik. Gittiğimiz otelde sıra bekledik ve odalarımıza gittik.

               15.05.2026 Mayıs sabahı kaldığımız otelde kahvaltı olmayınca, bir gün önce öğle yemeği yediğimiz restorana, kahvaltı sonrası bir parka gittik. “İsmail Samani Hanedanı Türbesi”nin yanına geldik. Duamızı ettik. Grubun yoğun isteği üzerine o parkın içinden yürüyerek bir pazara gittik. Pazarda her şey vardı. Alışveriş yapanlar ya da ne kadar deyip merak edenlerle pazarı gezdik. Dilimizi anlayan da vardı anlamayan da. Genelde esnaf kesimi az da olsa anlıyordu. Pazar gezisi sonrası tekrar otobüslerin olduğu alana geldik ve Taşkent’e yola koyulduk.

               Yol boyu şarkı, türkü ve şiir okumak isteyenler hünerlerini sergilediler. Tatlı yorgunluk gitgide çöküyordu bedenlere... Bu gezi sayesinde başlayan dostluk ve arkadaşlıklar ilerlemiş, sohbetler uzuyordu.  İhtiyaç molalarında dönüş yolunda da tuvalet konusunda aynı sorunlarla karşılaştık. Umarım bizden sonra tuvaletlerin hem sayısı artar hem de hijyen açısından bir düzene girer. Kapısız tuvalet bu çağda ne demek...

               Ayrılık vakti gelmiş, çatmıştı. Benim dört kişilik grubum dışındakiler (Azerbaycan, Kırgız, Kazak ve bizim Türkiyeli diğer arkadaşlar)Taşkent’teki emanet eşyalarını alıp gece uçağıyla gideceklerdi memleketlerine... Benim grubun biletlerini eşim alırken fiyat çok fark ettiği için bir gün sonraya almıştı.

                            Biz aynı otelde güya yer ayırttığımız için otel değişikliği yapmayacaktık. Ben önceden Ilgar Bey’e söylemiştim sonra da beraber resepsiyondaki görevliye de durumu anlatmıştık. O, da “Sorun yok, isimlerinizi yazdım, yer ayırttım, siz Buhara dönüşü gelirsiniz.” deyip bize güvence vermişti. Ama söylenenler unutulmuş, biz otele geldiğimizde “Otelin dolu olduğunu ve bize yer kalmadığını söylediler.” Biz dört bayan, gece saat biri geçiyor, telefondan boş otel aramaya başladık. Bir taraftan da giden arkadaşlarla vedalaşıyorduk. Buruk bir ayrılık yaşanıyordu yüreklerde...

               Bu otelde çalışanlar pek Türkçe bilmiyorlardı. Hepsinin yaşı da gençti. Daha doğrusu geldik geleli Özbekistan’a, çalışanların hepsi de çok gençlerdi. Bizim orta son ya da liseli gençlerimiz gibilerdi. Aslında bu yaşta anne babadan beklemeden hem kendilerine hem de aile bütçelerine katkıda bulunmak örnek bir davranıştı. Restoran, kafe, otel gibi yerlerde hep çalışanın yaşı bizdekilere göre daha küçüktü, bu da dikkatimi çekmişti.

               Biraz uzak da olsa da nihayet o gece bir otel bulmuştuk. İki taksi çağırdık ne de olsa valizler de vardı. Yeni otelimize gidip biraz yorgunluğumuzu attık, valizleri bir daha düzenledik. Ben namazımı da kılıp tam da oh diyecektim ki aksilikler bitmemişti. Telefonumu eski otelde resepsiyonda şarja takmıştım ve unutmuştum. Gerginliğim artmıştı. Yeni oteldeki çat pat Türkçe bilen arkadaşlara durumu anlattım, eski oteli aradım, taksiye versinler ben buradan alır, taksi parasını da veririm, dediysem de bir türlü anlaşamadık dil yoksunluğundan.  Olmadı olmuyordu. Artık her şeyi göze aldım. Kendi kendime yat artık, sabah ola hayrola deyip o stresle uyumaya çalıştım.

               Sabah dördümüz de valizlerimizi görevlilerin dediği yere bıraktık, kahvaltı için taksiye atladık,  restoran-kafe arası bir yere gittik. Sinem bu adresi yine internetten araştırmıştı. Kişi başına ikişer “Samsa” ve çay siparişi verdik: “Kıymalı veya sebzeli iç harçla doldurulan, çıtır milföy benzeri bir hamurla fırında pişirilen harika bir börek-poğaça (bizimkilerden biraz büyük poğaçaya benzer)tandırda pişiyor, sıcak yedin mi lezzetli tabi...

               Kahvaltı sonrası her şeyi düşünerek taksiye atlayıp telefonumu unuttuğum otele gittik. Çok şükür ki telefonum yerinde hâlâ şarjda duruyordu. Oradan da tekrar taksiye atladık ikinci kez “Çorsu Pazarı”na gidecektik. Alışveriş biz bayanlar için bitmiyordu.

               Pazar kalabalık ve bol çeşitliydi. Benim Özbekli arkadaşım Gülbahar ve rehberimiz Rahmet’in eşi Maksude Yoldaşova da o gün bize eşlik edecekti. Son günümüz Taşkent’te Taşkentlilerle geçecekti. Buraları bırakmak da bize biraz zor geliyordu. Gördüğümüz, yediğimiz o güzelliklere alışmıştık. Gece 23.00’e kadar gezip sonra otelden eşyalarımızı alıp havaalanına gidecektik. Sabah uçağımız saat 07.00 gibiydi.

               Çorsu Pazarı’nı gezerken beklediğimiz arkadaşlarımız da geldiler. Sinem ve Sevgi arkadaşım güzel takım gümüş kolyeler, ipek kumaşlar aldılar. Ben de oğluma Özbekistan baskılı tişört aldım istek üzerine. Sonra da ikindi namazı için Kökeldaş Medresesi yan tarafında bulunan Hoca Ahrar Camii’nde ikindi namazımızı kıldık ve son kez Özbek pilavı yiyelim diye restoran arayışına girdik ki arkadaşlar buldular. Taksiye atlayıp restorana gittik, bize telefonda Özbek pilav var denilse de oraya gittiğimizde “Pilavın sonu kalmış olduğunu diğer yemeklerin daha da güzel olduğuna...” bizi ikna ederek, yemekler geldi. Yemek yenildi. Yan tarafta büyük bir mağazanın ve fiyatlarının da uygun olduğunu söyleyince Özbekli rehberimiz Sevgi hadi biz gidelim, deyip kalktılar. Ben ve Sinem de peşlerine takıldık. Gezelim zaman geçsin, dedik.

               Artık saat 23.00’ü de geçiyordu. Tekrar taksiye bindik, eşyalarımızı emanet ettiğimiz otelimize gittik. Valizleri bir daha düzene koyduk. Türkiye’ye giden ve benim Özbekli arkadaşım da bizleri korkutmuştu. Havaalanında yiyecek, kuruyemişleri alabilirler, diye. Doğrusu herkes korkmuştu. Ne de olsa para verilmiş, emek verilmişti. Yine iki taksi tuttuk ve havaalanına gittik. Saat de sanırım 02.00 gibi olmuştu. Uykusuzluk, yorgunluk saat arttıkça artıyordu. Sıra, pasaport kontrollerine geldi. Bu işlemler çok can sıkıcıydı. Biz valizlerle ilgili herhangi bir sorun yaşamadık. Taşkent’e sabah saat 07.00’de bindiğimiz uçağımız Ankara’ya saat 10.30’da geldi. Sonra ben kızıma geçtim. İki gün de  kızımla zaman geçireyim, dedim. Diğer arkadaşlarım da evlerine gittiler.

İki ülkeyi, yani Türkiye - Özbekistan’ı karşılaştırırsak ki ben gittiğim ülkeleri iyisiyle-kötüsüyle karşılaştırırım. Bunu da bir görev bilirim. Özbekistan ülke olarak özelikle mimarisi, bilim adamları, tarihe iz bırakmış milli kahramanlarıyla, geçmiş zengin kültürüyle gerçekten görmeye-gezmeye hak edecek kadim bir ülke. Yemekleri damak tadımıza uygun ve lezzetli. Pilav porsiyonları da her bir tabak 3-4 kişilik gibi...

Kırgızistan’da yediğimiz Özbek pilavlarının porsiyonu buradakine göre küçüktü. Özbekistan’da da Kırgızistan’daki gibi salata çeşitleri azdı. Bu sebeple salata çeşitlerine özlem duyabilirsiniz. Türkiye’deki zengin salata çeşitlerini orada göremeyebilirsiniz.

Türkiye’de özellikle Çukurova’da bir ciğerciye ya da kebapçıya girdiniz mi hemen lavaş ekmeği, közde pişmiş patlıcan salatası, pişmiş sumaklı soğan salatası, çoban salatası, karalahana salatası-turşusu, çiğ soğan salatası, acılı ezme, yoğurtlu közde patlıcan, limonlu, nane, maydanoz karışık yeşilliklerle ana yemek öncesi masanız donatılır ki bunlar ana yemeğin yanında bir de hediye yani ücretsiz, tıpkı ekmek gibi ücretsiz. Ben ekmeğin ayrı fiyatlandırıldığını ilk Kırgızistan’da sonra da Özbekistan’da görmüştüm. Ben ekmek az yiyenlerden olsam da biz Türkler genelde sulu yemeklerde ekmek bandırmayı severiz.

 

Özbekistan’da et yemekleri daha lezzetli ve bolca da veriliyor yani porsiyonları da daha büyük oluyor. Çay bardakta değil küçük kâselerde verilir. Genelde fiyatlar Türkiye’den daha iyi sayılır yemekte de alışverişlerde de...

Özbekistan’ın en önemli yemeği ise yemeklerin kralı kabul edilen “Özbek pilavı gelir. diyor bütün kaynaklar. Kuzu eti, havuç ve soğanla pişirilen doyurucu bir pilav yemeği.

Şurpa. Et parçaları ve taze sebzelerle yapılan zengin ve doyurucu bir çorba.

Özbek Mantısı: Buharda pişirilen bu mantı, Türkiye’dekilerden farklı olarak daha büyüktür. Genellikle bol soğan ve kıyma ile doldurulur.

Şaşlık: Kömür ateşinde pişirilen, marine edilmiş kuzu, dana veya tavuk etinden yapılan meşhur bir Orta Asya şiş kebabıdır.

Samsa: Kıymalı veya sebzeli iç harçla doldurulan, çıtır milföy benzeri bir hamurla fırında pişirilen harika bir börek türüdür.

Şurpa (Shurpa): Büyük et parçaları ve taze sebzelerin (patates, havuç vb.) uzun süre kaynatılmasıyla yapılan oldukça zengin ve şifalı bir et suyudur.

Nan (Tandir Non): Özbekistan'ın geleneksel tandır ekmeğidir. Üzeri genellikle susamla kaplıdır ve her öğünde tüketilir.

Tatlılar ve İçecekler

Helva: Un, şeker ve yağ ile yapılan, fındık veya susamla zenginleştirilen klasik bir Özbek tatlısıdır.

Navat: Kristalize edilmiş saf şeker topaklarıdır, genellikle geleneksel Özbek çayının (Gök Çay) yanında tüketilir.

Özbek Çayı: Siyah çay veya yeşil çay (kok-chay) küçük kâselerde servis edilir. Misafirperverliğin sembolüdür.”

 

Özbekistan halkı sanırım Azerbaycan ve Kırgızistan’dan daha da Türkiye Türkçesinden uzak. Çoğu yerde onlar da bizler de iletişim kurmak için çok zorlandık. Gönül isterdi ki Ortak bir Türkçeyi karşılıklı sohbetin deminde konuşarak güzel anıları çoğaltalım. İyi ki işaret dili var da kendimizi idare ettirecek kadar anlaştık.

 

Keşke Özbek okullarında da Türkiye Türkçesi de İngilizce, Özbekçe, Rusça gibi mecburi olsaydı çok daha iyi anlaşabilirdik. Geçen yıl gittiğim Kırgızistan’da bunu gördük. Manas Üniversitesi Kırgızistan’da açıldıktan sonra Türkiye Türkçesi de mecburi dil olunca okulda okuyan her öğrenci bizim dili çok rahatlıkla kullanıyordu. Biz çarşı-pazar ve gezdiğimiz yerlerde bizzat bunu yaşadık hep beraber. Bir milleti birbirine yakınlaştıran-kaynaştıran en önemli öge önce dildir bence sonra da din. Geçmiş yaşanmışlıklar ortak değerler ve geleceğe yapılan planlardır.

Kırgızistan Manas Üniversitesinin değerli hocası Muhittin Gümüş Bey’e emin olmak için yeniden sordum. 1995 yılında kurulan Manas Üniversitesi 1997 yılının 26 Kasım'ında eğitim öğretime başlamış ve Türkiye Türkçesi ve Kırgızca zorunlu olarak bir yıl süreyle öğretilmektedir. Dil hazırlık eğitimini başaranlar ön lisans,  lisans ve lisansüstü eğitimine devam edebilirler. Rus Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrencilerinin dersleri Rusça olsa da ortak dersler Türkçe veya Kırgızca... Eee bu da çok güzel.

 Keşke diğer Türk Cumhuriyetleri de Manas Üniversitesi gibi bir formül bulsalar da Türkiye Türkçesi de okullarında bir yıl da olsa mecburi dil olarak öğretilse de biz de Türk kardeşlerimizi gördüğümüz her yerde onlarla gönül dolusu rahatça konuşabilsek, anlaşabilsek, olmaz mı?

 Türkiye Cumhuriyetleri topu topuna yedi tane fazla değil ki… Gönül istiyor ki ortak, anlaşılır bir dil kullanalım. Dilde tam olarak anlaşırsak birlik beraberliğimiz de daha kuvvetli ve samimi olur. Dil daima toplumları besleyen, ona yön veren ve geleceğine de sağlam temeller atan en büyük ögedir. Türkçe zengin ve asil bir dildir, lütfen kıymetini bilelim, derim.

Özbekistan’da da Kırgızistan’daki gibi yeşil alanlar, parklar düzenli ve çok temizdi. Bizde de keşke böyle olsa. Biz, çöp meselesini hâlâ çözemedik suyunu içen elindeki boş şişeyi çöp sepetine atma zahmetini göstermiyor olduğu yere bırakıyor. Araçta ise çöpünü dışarıya fırlatıyor. Yediği, içtiği her ne varsa geride kalan çöpleri yerinde unutur gibi önemsemiyor, koyup gidiyor... Hangi din, hangi mantık bunu kabul eder ki... Bu konuda benim gibi çok hassas olanlar var tabii ki. Ama bir kişi de bu kurala uymadı mı sizin gösterdiğiniz hassasiyet de emek de boşa gidiyor.

 Son iki ayda ben Mersin, Tarsus, Manisa, Didim, İstanbul, Ankara ve Özbekistan’da yatılı kaldım. Özellikle de çevreyi gece gündüz gezerek buna şahit oldum ki gördüklerime çok üzüldüm. Güzelim cennet ülkemiz Türkiye’mizin kıymetini bilelim, ülkemizi koruyalım, temiz tutalım. Çöp bilincine varalım, çevremizi günün her saatinde temiz tutalım. Bunları yazarken bile utanarak mutsuz bir şekilde yazıyorum ama eksiklerimize de kör bakmayalım. Onlara ses olup dil olup hepsini yok edelim.

 Parklar ve tarihî mekânları korumak ve temiz tutmak bir ülkenin en önemli görevlerinden bence... Biz Kırgızistan’da grupça parkta fotoğraf çekeceğiz diye çimlere basınca nöbetçi polis bizi hemen haklı olarak uyardı. Ya bizde? Çimler biz rahat ezelim, gezelim, üstüne sofra serip keyif yapalım diye ekilmiş sanki...

Yine Taşkent'in bayıldığım bir yönü de “Kamuya açık bütün kapalı alanlarda sigara ve elektronik sigara içmek yasal olarak kesinlikle yasaktı. Bu yasak; restoranlar, barlar, havalimanları, tren istasyonları ve toplu taşıma araçlarını kapsar. Belirlenmiş açık alanlar dışında sigara içilmesi durumunda polis cezai işlem uygulayabilir!” Ne güzel bir düzen...

Taşkent, Semerkant ve Buhara; ana toprağımız, ata toprağımız… Türk dünyasının ortak kültürü, ortak değerleri... Gelecek nesle de tarihî geçmişi, yapıtları ile de ilham olacak konumda olduğu için her Türk’üm diyenin görmesi gereken yerler buralar...  Aslında her Türk’üm diyen, maddi-manevi keşke şartları elverse de bütün Türk Cumhuriyetlerini özellikle genç yaşta üniversite öncesi gezip görebilse… Büyük bir kazanım olur bence...

Her ülkede olduğu gibi Özbekistan’da da keşke dediğimiz bazı eksikler ya da zaman eksikliğinden doyasıya gezemediğimiz o güzellikler var ya hatırladıkça içim yanar. Mesela ben isterdim ki Türk parasını hiç Amerikan parasına çevirmeden, gittiğim bütün Türk Cumhuriyetlerinde özgürce kendi paramı harcasaydım. Sizin para burada geçmiyor deyince içim yandı doğrusu. Biz aynı ırkın evlatları, köklü geçmişin yolcuları, biz kardeş ülke değil miyiz de ben gittim önce Türk paramı dolara sonra, doları da Özbek somuna çevirdim. Bunu Azerbaycan, Kırgızistan’da da üzülerek yaptım. Ortak değerlerimiz azaldıkça birlik beraberliğimiz de can bağımız da zayıflar.  Ortak değerlerimiz sağlam oldukça çoğaldıkça da aramızda engel olmaz, samimi bağ daha da güçlenir ve kardeşliğimiz de sağlam gönül bağıyla sapasağlam olmaz mı?

Bir de Özbekistan’da beni mutsuz eden, eksik gördüğüm tuvaletlerde taharet musluğunun olmaması, özellikle Taşkent’ten Semerkant’a, Buhara’ya giderken yol üzerinde olan tuvaletlerin sayısı artsa hijyen olarak da daha temiz olsa çok iyi olur. Oraları bizim gibi gezenler de daha rahat ve mutlu gezecektir. Yetkililer bir an önce çözüm bulur inşallah. Şartları uygun olmayan yol üstü restoran, kafe gibi yerleri uyarmalı ya da kapatmalı...

Hizmet tek yönlü değil çok yönlü daha sağlıklı ve sağlam olur. Bu asırda medeniyetlerin beşiği, İpek Yolu’nun kalbi, asırlara meydan okuyan turkuazın cazibesiyle şaheser olan o yapıtların ülkesi Özbekistan’a yakışan bütün güzellikler, geçmişte olduğu gibi gelecekte de en güzel konumda olmalı bence. Çünkü sanatta, bilimde, edebiyatta, medeniyette ve kültürel her alanda birçok güzellik oradan diğer ülkelere yayılmadı mı? Hem de asırlar önce... Ortam böyleyse yetkililer de bunu bilir zaten sorun varsa çözüm de hemen üretmelidirler. Günler geçti hatta bir ay oldu ben Özbekistan’dan döneli ama o  güzelliklerin heyecanı, bir film setini andıran masalsı şehirleri, tarihî dokusu, asırları deviren onurlu geçmişi, dünyayı aydınlatan bilim ve sanatçı ruh dehaları beynimde ve ruhumda eşsiz anılara yelken açarak yazacaklarıma da ilham oldu. Özbekistan güzel ata ülkem! Bir daha sana gelmek nasip olur inşallah. (SON)

     20.05.2026- 10.06.2026               Fatma ÖZGER BİLGİÇ



Bu yazı 253 defa okunmuştur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI