Cahit Günay ile Gönül Köprümüzün Bu Hafta ki Konuğu Özbekistan Notları ile Şair – Yazar; Aysel FİKRET

İnsanların çok garip alışkanlıkları vardır. Uzak bir yolculuğa çıkarken bazıları yanlarına küçük bir defter alırlar. Yol boyunca gördüklerini, duyduklarını, karşılaştıkları ilginç insanları, hafızalarında yer edecek olayları o deftere not ederler. Sanki hafızalarının bir gün kendilerini yanıltacağından, yolculuğun en güzel anlarının zamanın içinde kaybolup gideceğinden korkarlar.
Ben bunu Özbekistan seyahatimde daha derinden hissettim. Taşkent, Semerkant ve Buhara şehirlerinde bulunduk. Yanımda şair ve yazar dostlarım vardı. Her biri ayrı bir âlemdi. Biri pencereden uzaklara bakıp düşüncelere dalıyor, biri defterini açıp notlar alıyor, biri yol boyunca durmadan yazıyor, bir diğeri ise sessizce uykuya dalıyordu.
Ben ise onları izliyor ve şunu düşünüyordum: Her insan yanında bir kitap taşır. Kimi onu bir deftere yazar, kimi yüzünde taşır, kimi sessizliğinin içinde saklar, kimi de uykularının derinliklerinde korur.
Özbekistan’a yaptığımız bu yolculuğun temel amacı, büyük Özbek şairi Ali Şir Nevai’nin 585. doğum yılı ile Özbekistan Halk Şairi ve Halk Kahramanı Abdulla Aripov’un 85. doğum yılı dolayısıyla düzenlenen edebiyat festivaline katılmaktı.
Ancak bu seyahat yalnızca resmî programlardan, konuşmalardan ve toplantılardan ibaret değildi. Bu yolculuk benim için aynı zamanda tarihle, hafızayla, ortak Türk ruhuyla, insanlarla ve kendi iç dünyamla bir buluşmaydı.
Önce Taşkent’e geldik. Yol yorgunluğu henüz üzerimizden atılmamıştı. Biraz dinlendikten sonra seyahatimizin ilk önemli durağı olan İslam Medeniyeti Merkezi’ne gittik. Festival katılımcıları ve Azerbaycan heyeti burada misafir edildi.
Müze son derece etkileyici ve zengindi. Bize, bu merkezin büyüklüğü ve sunum biçimiyle Guinness rekorları düzeyinde dikkat çeken yerlerden biri olduğu söylendi. Elbette böyle bir müzeyi üç saat içinde tam anlamıyla gezmek ve bütün bölümlerini derinlemesine incelemek mümkün değildi. Ancak Türkçe konuşabilen rehberimiz bize büyük kolaylık sağladı.
Güler yüzlü, dikkatli ve anlayışlı genç bir rehberdi. Onun sayesinde müzeye adım attığımız ilk andan itibaren eski çağlardan günümüz Özbekistan’ına uzanan büyük bir tarih yolculuğuna çıktık.
Bu yolculukta yalnızca Özbekistan’ın değil, bütün Türk dünyasının izleri görülüyordu. Ortak tarihimiz, ortak kültürel hafızamız ve İslam medeniyetine yaptığımız katkılar; çeşitli eserler, interaktif sunumlar ve modern teknolojiler aracılığıyla gözlerimizin önünde canlanıyordu.
Burada tarih yalnızca duvarlara asılmış yazılardan ibaret değildi; ses olmuştu, ışık olmuştu, görüntü olmuştu, harekete dönüşmüştü.
Bana göre Özbekistan’a giden herkes Taşkent’te bu müzeyi mutlaka ziyaret etmelidir. Çünkü burası yalnızca bir müze değil, hafızayla buluşma yeridir. İnsan burada geçmişi sadece okumaz, onu hisseder. Kendisini büyük bir medeniyetin içinde, yüzyılların arasından geçen uzun bir yolun üzerinde bulur.

2. BÖLÜM
Bu seyahatin en ilginç yanlarından biri de müzede yaşanan küçük ama hafızalarda yer eden tartışmalardı. Bizimle birlikte farklı Türk halklarından temsilciler de vardı: Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Türkiye Türkleri, Azerbaycanlılar ve diğer katılımcılar.
Türkiye’den gelen gazeteci, şair ve sunucu Hamiyə Dimoğlu Çınar, rehberin anlattıklarını dikkatle dinliyor, zaman zaman sözünü keserek bazı tarihî konularla ilgili kendi görüşlerini dile getiriyordu. Özellikle ortak Türk tarihiyle ilgili meselelerde son derece hassastı. Müzenin ziyaretçilerine aktarılan bilgilerin mümkün olduğunca doğru, güvenilir ve tarihî gerçeklere uygun olmasını istiyordu.
Bu konuşmalar zaman zaman küçük tartışmalara dönüşüyordu. Hamiyə Hanım rehberi durduruyor, düşüncelerini paylaşıyor, Türk tarihi hakkındaki bilgilerini aktarıyor ve bazı konuların daha doğru ifade edilmesi gerektiğini söylüyordu. Diğer katılımcılar da ilgiyle bu sohbetlere katılıyordu.
Aslında bu, seyahatin en canlı anlarından biriydi. Çünkü tarih burada kitap sayfalarından çıkmış, insanların dilinde, hafızasında ve duygularında yaşamaya devam ediyordu.
Rehberimiz için durum pek kolay değildi. Çünkü karşısında sıradan bir turist grubu değil, Türk dünyasının farklı ülkelerinden gelen, tarihe ve kültüre duyarlı insanlar vardı. Özellikle Azerbaycan ve Türkiye heyetlerinin bazı konulara dikkatle yaklaşması onu daha temkinli konuşmaya yöneltiyordu.
Ancak rehber son derece sakin, güler yüzlü ve anlayışlıydı. Söylenenleri dikkatle dinliyor ve çoğu zaman gülümseyerek şöyle cevap veriyordu: “Benim bilgilerim böyle, ama siz haklısınız, doğru söylüyorsunuz.”
Bu cevabın içinde ayrı bir samimiyet vardı. Onun sadece ezberlediği bilgileri anlatan bir rehber olmadığı, misafirlerin hassasiyetlerini anlayan ve onlara saygı gösteren biri olduğu hissediliyordu.
Belki de o gün müzedeki eserler kadar, bu küçük fikir alışverişleri ve tartışmalar da hafızalarda yer etti. Çünkü ortak tarih yalnızca duvarlarda, vitrinlerde ve kitaplarda yaşamaz. Ortak tarih bazen böyle sohbetlerde, anlık itirazlarda ve bir cümlenin doğru söylenmesi için gösterilen hassasiyette hayat bulur.
Festival boyunca bizlere yardımcı olan ve konuklarla yakından ilgilenen Rahmat Boboion da bu seyahatin unutulmaz insanlarından biri oldu. Organizasyonla ilgili konularda herkese yardımcı oluyor, misafirlerin rahat etmesi için çaba gösteriyordu.
Böyle etkinliklerde bazen sahnede görünenler kadar perde arkasında emek veren insanların da büyük payı vardır. Rahmat Boboion da festivalin güler yüzlü ve yardımsever simalarından biri olarak hafızamda yer etti. Oysa Rahmat da oradaki herkes gibi bir festival katılımcısıydı ve aynı zamanda güzel şiirler yazan bir şairdi.
Taşkent’teki ilk günümüz yalnızca İslam Medeniyeti Merkezi ziyaretiyle sınırlı kalmadı. Daha sonra heyet olarak Yeni Özbekistan Parkı’nı, Bağımsızlık Meydanı’nı ziyaret ettik ve Emir Timur heykeli önünde hatıra fotoğrafları çektirdik.
Ne yazık ki ben bu bölümü kaçırmak zorunda kaldım. Kendimi biraz rahatsız hissettiğim için taksiyle otele döndüm ve arkadaşlarımı orada bekledim.
Akşam olduğunda ise artık önümüzdeki günlerde yapacağımız ziyaretleri düşünüyorduk. Çünkü bizi daha anlamlı ve daha duygulu duraklar bekliyordu.
Ertesi sabah erkenden Abdulla Aripov’un Ev Müzesi’ne gittik. Bu ev ilk bakışta sade, sıcak ve insanın içini ısıtan bir köy evi izlenimi veriyordu. Ancak kapısından içeri girer girmez bunun sıradan bir ev olmadığını anlıyordunuz. Burası büyük bir şairin ömrünün, nefesinin ve hatıralarının yaşadığı kutsal bir mekândı.
Evin her köşesinde Abdulla Aripov’un izi vardı. Eşyalarında, kitaplarında, çalışma masasının sessizliğinde ve duvarlara sinmiş anılarda...
Bu evde ailesi de yaşamaya devam ediyor. Bu durum beni çok etkiledi. Çünkü böyle yerlerde hatıralar yalnızca korunmaz, aynı zamanda yaşatılır.
Her oda, her eşya ve her bakış insana şunu söylüyordu: “Şair bu dünyadan ayrılmış olabilir ama ruhu bu evden gitmemiş.”
Festival boyunca yanımızda olan Abdulla Aripov’un kızı Şaire Hanım ise hafızamda ayrı bir yer edindi.
Onun vakur duruşu, babasına duyduğu derin sevgi ve kendini ifade ediş biçimi bana çok tanıdık geldi. Belki de benzer duyguları yaşamış olmamdan dolayı...
Ben de bir şair babanın hatırasını ömrü boyunca kalbinde taşıyan bir evlat oldum. Babamın düşünceleri, şiirleri, hayalleri ve hayatı nasıl benim ruhuma işlemişse, Şaire Hanım’da da aynı duyguyu gördüm.
Onunla uzun uzun konuşma fırsatımız olmadı ama yine de içimde ona karşı bir yakınlık oluştu. Çünkü bazı insanlar çok konuşmadan da insana yakın gelir. Onları sözlerle değil, kaderlerin benzerliğiyle anlarsınız.
Abdulla Aripov Ev Müzesi’nin bahçesinde benim için unutulmaz olan bir başka tanışma da Nasibe Hanım ile gerçekleşti.
Nasibe Hanım ebru sanatıyla ilgileniyordu. Suyun üzerinde renklerle resim yapmak, boyaların su yüzeyinde birbirine karışmadan nasıl şekillendiğini görmek benim için son derece ilgi çekiciydi. Onun yardımıyla ben de ebru çalışması yapmaya başladım. Başlangıçta bu sanat bana sadece ilginç görünüyordu. Ancak fırçayı elime alıp renklerin su üzerindeki dansını gördükçe ebruya karşı içimde özel bir ilgi oluştuğunu fark ettim.
Nasibe Hanım’ın yönlendirmesiyle çiçekler ve çeşitli desenler yaptım. Elbette bana yardımcı oluyordu ama ortaya çıkan eserleri kendi ellerimle oluşturduğum için hepsi bana çok yakın geldi.
Bir ara bana bu konuda yeteneğim olduğunu söyledi.
Bu söz beni hem mutlu etti hem de cesaretlendirdi. Çünkü insan bazen farkında olmadan yeni bir sanatla, yeni bir duyguyla tanışabiliyor.
Ebru da benim için böyle bir keşif oldu. En ilginç olanı ise çizdiğim desenlerden karakterimle ilgili yorumlar yapmasıydı. Herkesin kaçıp saklandığı konularda zor işlerin üstesinden gelebilecek biri olduğumu söylediğinde gülümsemekten kendimi alamadım.
Demek ki ruhun ürünü olan desenler de insanın iç dünyasından haber verebiliyormuş.
Hazırladığım ebru çalışmasını daha sonra bana hediye etti. Ben de onu büyük bir özenle Azerbaycan’a getirdim, çerçeveletip odamın duvarına astım. Şimdi ona her baktığımda Abdulla Aripov Ev Müzesi’nin bahçesini, o günün atmosferini, Nasibe Hanım’ın samimiyetini ve suyun üzerindeki renklerin büyülü yolculuğunu hatırlıyorum.
Bana göre bu seyahatten getirdiğim en değerli hatıralardan biri işte o ebru çalışmasıdır.
Orada aldığım ödüllerden, diplomalardan ve takdir belgelerinden çok daha kıymetlidir.
Çünkü o yalnızca bir resim değildir. Bir yolculuğun ruhundan, güzel bir anın sıcaklığından, yeni bir dostluğun samimiyetinden ve insanın kendi içinde keşfettiği gizli bir yeteneğin izlerinden doğmuş bir hatıradır.

Ev müzesinde düzenlenen program son derece görkemli ve duygulu geçti. Önce resmî konuşmalar yapıldı. Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkiye ve Azerbaycan’dan gelen temsilciler bu edebî buluşmada bir araya gelmişti. Azerbaycan heyeti de burada hak ettiği yeri almıştı.
İlgar Türkoğlu başta olmak üzere ülkemizi temsil eden şair ve yazarlar toplantıya ayrı bir renk katıyordu. Türk kökenli farklı halkların temsilcileri birbirlerine hediyeler takdim ediyor, konuşmalar yapıyorlardı. Müzik dinletileri gerçekleştiriliyordu.
Heyette merhum şair Cavad Cavadov’un kızı Jale Caferova Hanım, Adile Nezer, Birinci Karabağ Savaşı komutanlarından ve gazilerinden Aida Şirinova ile çağdaş Azerbaycan edebiyatının birçok değerli ismi yer alıyordu.
Aida Şirinova bu seyahatte hafızamda özel bir yer edinen isimlerden biri oldu. Birinci Karabağ Savaşı’na katılmış vatansever bir şair olarak okuduğu şiirler programlara ayrı bir anlam katıyordu. Onun dizelerinde yalnızca şiirsel duyarlılık değil, aynı zamanda yaşanmış hayatın, vatan sevgisinin ve mücadele ruhunun izleri hissediliyordu.
Türkiye’den gelen tanınmış sunucu ve televizyon programcısı Arzu Yılmaz Dağdemir de etkinliğin unutulmaz simalarından biriydi. Abdulla Aripov Ev Müzesi’nde düzenlenen programın ilk bölümünde Türkiye adına sunuculuk görevini üstlendi.
Kendine özgü sesi, sahne hâkimiyeti ve Yunus Emre ile Mevlânâ’dan okuduğu şiirler programa ayrı bir ruh kattı.
Arzu Hanım Türkiye’de tanınan, kendine has bir çizgisi bulunan başarılı bir sunucudur. Onu yakından görmek, insanlığına, karakterine, düşünce dünyasına ve samimiyetine tanıklık etmek benim için çok değerliydi. Ayrıca programın sunumunu da büyük bir ustalıkla gerçekleştirdi.
Festivalde Abdulla Aripov ailesi ve proğramın Özbekistan temsilcisi şair Sirojiddin Rauf tarafından Çapan giydirilerek onurlandırılan Türkiye başkanı Cahit Günay’ı da özellikle anmak isterim. O festivale diger etkinliklerde de olduğu gibi yine eli boş gelmemiş. Yanında bayraklar, rozetler, kitaplar ile birlikte çeşitli hediyeler getirmişti. Getirdiği bayrakları diğer ülkelerin temsilcileriyle değiştiriyor, her buluşmaya ayrı bir kardeşlik ruhu katıyordu.
Sahnede, Türk dünyasının dünü, buğünü ve geleceği konulu konuşmasını yaparken
edebiyatçılara düşen sorumluluklara ayrı parantez açmasıda son derece etkileyici idi. Cahit Günay bana "Hicran Vakti" ve "Vuslat Vakti" adlı iki kitabını hediye etti. Bu eserler hem isimleri hem de birbirini tamamlayan şiirsel ruhları bakımından oldukça dikkat çekiciydi. Kapak tasarımlarında kullanılan semboller, özellikle papatyalar ilgimi çekti. Kapak çalışmalarının ressam ve şair dostumuz Sehran Allahverdi tarafından hazırlandığını öğrenince ayrıca gurur duydum. Bu kitaplar da seyahatten getirdiğim manevi hatıralar arasında yerini aldı.
Otelde düzenlenen şiir gecelerinden birinde Türkiye’den gelen şair Nurten Sezgin kendi hayatından ve kaderinden süzülen bir şiir okudu. Hepimizi duygulandırdı. Şiirindeki samimiyet, yaşanmışlık ve içsel acı salondaki herkese geçti.
Nurten Hanım etkinliğe kızı Sinem Keleş ile birlikte katılmıştı. Sinem Hanım son derece zeki, kültürlü ve düşünceli bir genç hanım olarak hafızamda yer etti. Anne ile kızın samimiyeti, insanlarla kurdukları sıcak ilişki ve edebiyata duydukları ilgi unutamayacağım güzelliklerden biri oldu.
.jpeg)
Kazakistan’dan gelen katılımcılar arasında Alikulova Güldana Kaldibekkızı da özellikle dikkatimi çekti.
Son derece neşeli, hayat dolu, yetenekli ve içten bir insandı. Kazakistan’daki Kurmangazı Konservatuvarı mezunu olan Güldana Hanım ülkesinde tanınan bir sanatçıdır. Davranışlarında çocukça bir saflık ve aydınlık bir enerji vardı. Böyle insanlar bulundukları ortama ayrı bir renk katıyorlar. O da bu festivalde tanıdığım ve güzel anılarla hatırlayacağım insanlardan biri oldu.
Program boyunca resmî konuşmaların yanında müzik dinletileri de gerçekleştirildi. Günün ikinci yarısında ise Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkiye’den gelen temsilcilere Abdulla Aripov, Atatürk ve Turan Birliği adına çeşitli madalyalar, teşekkür belgeleri ve ödüller verildi. Bu ödüller yalnızca bir törenin parçası değildi. Yıllar boyunca edebiyata, Türk dünyasının kültürel yakınlaşmasına, söze ve sanata hizmet etmiş insanlara verilen bir vefa göstergesiydi.
Beni en çok sevindiren şeylerden biri de genç şair dostlarımızın unutulmaması oldu. Kahraman Kamiloğlu uzun yıllardır bu edebî çevrenin içinde yer alıyor, Azerbaycan Yazarlar Birliği üyesi olarak üretmeye devam ediyor. İki kitabın yazarı olan bu genç kalemin ödüllendirilmesi beni gerçekten mutlu etti.
Ülker Nicatlı da çocuk yaşlarından beri edebiyatla iç içe büyümüş, ustalardan ders almış, güçlü şiir duygusuna sahip genç şairlerimizden biridir. Onların ödüllendirilmesi benim için yalnızca resmî bir olay değil, dostlarımın sevincine ortak olmak anlamına geliyordu.
Sanatçı ve yorumcu Gülnar Ahmedova’nın da ödül alması programın güzel anlarından biri oldu.
Onun sevincini görmek ve bu mutluluğu paylaşmak benim için ayrıca değerliydi. Çünkü böyle yolculuklarda insan yalnızca kendi başarısına değil, dostlarının başarısına da sevinmelidir. Bazen bir ödül yalnızca onu alan kişinin değil, yanında bulunanların da hafızasına kazınır.
Törenin ardından katılımcılara Abdulla Aripov’un ailesi tarafından hazırlanan hediyeler de takdim edildi. Herkes mutlu ve huzurluydu. Bu dostluk buluşmasının en güzel yanı da işte buydu. Ödül töreninin ardından otele döndük. Fakat seyahatin edebî havası hâlâ devam ediyordu. Ertesi gün bizi Özbekistan Yazarlar Birliği’nde önemli bir buluşma bekliyordu. Özbekistan Yazarlar Birliği son derece etkileyici bir ortamda, geniş bir parkın içinde yer alıyor. Çevresinde çeşitli kültür merkezleri ve edebiyatın nefesini hissettiren yapılar bulunuyor. Parkın içinde halk şairlerinin heykelleri yükseliyor.
Özbekistan’ın kendi şairlerine gösterdiği saygı ve vefa, başka ülkeler için de örnek gösterilebilecek niteliktedir. Konferans salonuna girdik ve burada oldukça anlamlı bir toplantı gerçekleştirildi. O gün ben de bir konuşma yapacaktım. Önceden hazırladığım bildiriyi tam olarak okumadım. Çünkü genç şair arkadaşlarımızın da söz almasını, bu uluslararası edebî ortamda kendi seslerini duyurmalarını istiyordum. Ne yazık ki zaman darlığı buna izin vermedi. Farklı ülkelerden gelen temsilcilerin konuşmalarıyla yaklaşık iki saat süren toplantının sonunda vakit kalmamıştı.
Ancak ben o gün başka bir karar vermiştim. Abdulla Aripov’un ev müzesini gördükten sonra içimde farklı duygular doğmuştu. Azerbaycan’dan getirip okumayı düşündüğüm şiirler yerine o gece yeni bir şiir yazdım. Bu şiiri doğrudan Abdulla Aripov’un ev müzesine adadım. Sanki şiir kendiliğinden geldi.
Ben onu yazmadım; o şiir, o evin ruhundan, baba sevgisinden, evlat bağlılığından ve canlı tutulan hatıralardan doğdu.
Yazarlar Birliği’ndeki toplantının ardından Taşkent’teki bir diğer önemli durağımız Haydar Aliyev Azerbaycan Kültür Merkezi oldu. Burada Azerbaycan edebiyatına, kitabına, müziğine ve millî hafızasına gösterilen saygı bizleri son derece mutlu etti.
Azerbaycan’dan gelen şair ve yazarlar imzalı kitaplarını merkezin kütüphanesine hediye ettiler.
Birçok kitap tanıtımı gerçekleştirildi. Halk yazarı Anar’ın eserlerinin tanıtımı da programın dikkat çeken bölümlerinden biriydi.
Etkinliğin sunuculuğunu merhum şair Cavad Cavadov’un kızı Jale Hanım yapıyordu. Onun sunumu toplantıya ciddi, düzenli ve edebî bir atmosfer kazandırıyordu. Kitap tanıtımlarından sonra kültür merkezinin müzesini de gezdik.
Ardından Ulu Önder Haydar Aliyev’in doğumunun 103. yılı dolayısıyla düzenlenen konser programına katıldık. Buhara’nın geceleri de ayrı güzeldi. Kaldığımız konak ise küçük bir tarihî sarayı andırıyordu. Eski motiflerle süslenmişti ve ev sahibi aile de aynı yapıda yaşıyordu.
Masalın içinde geçen o günü de böylece tamamladık. Şairlerin, yazarların ve özellikle genç kalemlerin bu tür seyahatlere katılması onların ufkunu genişletir.
Bazen tek bir şehir, tek bir müze, tek bir sohbet ya da tek bir karşılaşma insanın içinde yeni şiirlerin ve yeni yazıların başlangıcına dönüşebilir. Bu seyahat benim için son derece verimli ve anlamlı oldu. Seyahatin gerçekleşmesinde büyük emek veren festivalin Azerbaycan temsilcisi İlgar Türkoğlu’na ayrıca teşekkür etmek gerekir.
İnanıyorum ki bu şehirlerden, bu dostluklardan ve bu duygulardan daha nice şiirler ve yazılar doğacak. Çünkü bazı yolculuklar aslında hiç bitmez. Uçak geri döner, yollar sona erer, şehirler geride kalır; fakat insanın içinde başlayan yolculuk uzun süre devam eder.
Büyük bir mutlulukla söyleyebilirim ki Abdulla Aripov adına verilen madalyayı alamasam da, onun kızıyla tanışmak ve gece boyunca uyumadan onun için yazdığım şiiri okumak bana şunu hissettirdi:
Şairin ruhu beni karşılamış ve misafirinden memnun kalmıştı.
Bu yüzden oradan ödülsüz dönmedim.
Çünkü madalyalar kırılabilir, kaybolabilir; sertifikalar yıpranabilir.
Asıl önemli olan sevgidir.
Ben vatanımdan götürdüğüm sevginin iki katını kazanarak geri döndüm.

Liderimizin dediği gibi:
“Vatandan vatana döndüm.”
Yaşasın Türk dünyası.
Yaşasın birliğimiz.
Çünkü amaç da, ideal de budur.
Azerbaycan’ın edebiyat ortamında da yeni bir canlanma ve değişim görmek isterim. Değer vermeyi, kıymet bilmeyi diğer Türk halklarından öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum.
Taşkent’in ışıkları, İslam Medeniyeti Merkezi’nin tarihî zenginliği, Abdulla Aripov’un ev müzesinin ruhu, Şaire Hanım’ın babasına duyduğu sevgi, Nasibe Hanım’ın ebru sanatı, Solmaz Hanım’ın samimiyeti, Hamiyə Dimoğlu Çınar’ın tarihe duyduğu hassasiyet, Arzu Yılmaz Dağdemir’in sesi ve sunumu, Cahid Günay’ın kitap hediyesi, Ülker Nicatlı’nın dostluğa olan sadakati, Nurten Sezgin’in beni ağlatan şiiri, Sinem Keleş’in içtenliği, Güldana Hanım’ın aydınlık enerjisi, Rahmat Boboion’un yardımseverliği, Azerbaycan Kültür Merkezi’nde yaşadığımız gurur, Semerkant’ın ihtişamı, Registan Meydanı’nın tarihi, Buhara’nın masalsı sokakları ve yol arkadaşlarımın unutulmaz yüzleri...
Bütün bunlar benim hafızamda öyle bir seyahat defterine yazıldı ki, zamanın onu silebileceğine inanmıyorum.
Aysel FİKRET (Azerbaycan)
