Gönül Köprümüzün Bu Hafta ki Konuğu Özbekistan Notları ile Azerbaycanlı Doç Dr. & Şair Adile NEZEROVA
Vatandan Vatana: Türk Dünyası Aydınlarının Özbekistan Buluşmasından Seyahat Notları…

Büyük medeniyetlerin beşiği, ortak tarihimizin ve kültürümüzün kadim yurdu Özbekistan; bu kez Türk dünyasının şairlerini, yazarlarını ve sanat insanlarını bağrına basmıştı.
Türk dünyası aydınlarının bu görkemli Özbekistan buluşması aynı zamanda gönüllerin ve ruhların birliği anlamına geliyordu. Bu tarihî buluşmanın, İslam Şarkı’nın dahi mütefekkiri Ali Şir Nevai’nin 585., Özbekistan’ın unutulmaz halk şairi Abdullah Aripov’un ise 85. doğum yılına ithaf edilmesi, seyahatimize ayrı bir ilmî ve edebî değer katıyordu.
TAŞKENT, Tarihle modernliğin buluştuğu şehir seyahatimizin ilk durağı; ilim ve kültür merkezi olan Taşkent şehri oldu.

1- İslam Medeniyeti Merkezi Taşkent’te ilk ziyaret ettiğimiz mekân, ihtişamıyla insanı büyüleyen, Asya’nın en zengin ve benzeri olmayan müzelerinden biri olan “İslam Medeniyeti Merkezi” idi. Bazı video ve fotoğraf çekimleri yaptığım bu merkez, yalnızca Özbekistan’ın değil, bütün İslam dünyasının ilim, kültür ve mimari hafızasını taşıyan büyük bir abide niteliğindeydi.

Merkeze girer girmez insanı ilk olarak göz kamaştırıcı mimari üslup, devasa kubbe ve duvarlara işlenmiş ince millî motifler karşılıyordu. Burası sıradan bir müze değil; insanlığın ilmî gelişimini içinde taşıyan canlı bir hafıza hazinesiydi. Müzenin salonlarında İslam Rönesansı dönemine, özellikle Orta Asya’dan yetişmiş büyük âlimlerin — El-Harezmi, İbn Sina, El-Biruni, Uluğ Bey gibi şahsiyetlerin — insanlığa sunduğu katkılar; eski el yazmaları, rasathane aletleri ve nadir eserlerle birlikte sergileniyordu.
Merkezin en kıymetli hazinelerinden biri ise hiç şüphesiz, eski hat sanatına ait örnekler ve İslam tarihine ışık tutan nadir Kur’an nüshalarıydı. Müzenin geniş kütüphanesi ve arşivi, zenginliği bakımından dünyadaki sayılı merkezler arasında yer alıyor. Orada bulunduğum anlarda kendimi tarihin derinliklerinde yolculuk yapıyormuş gibi hissettim; Şark medeniyetinin ışığı adeta bu duvarlardan ruhuma süzülüyordu.

Müzenin salonlarını adım adım gezerken, bu ihtişam karşısında bir aydın ve araştırmacı olarak içimde samimi bir soru da doğmadan edemedi: Eğer buranın adı genel anlamda “İslam Medeniyeti Merkezi” ise, neden İslam coğrafyasının diğer büyük medeniyet havzaları ve Türk-İslam tarihinin geniş mirası burada yeterince görünür değildi?
Anladım ki müze, isim olarak küresel bir vizyon taşısa da içerik bakımından daha çok Maveraünnehir bölgesine ve özellikle Özbekistan’ın bu medeniyete sunduğu katkılara odaklanmıştı. Bağımsızlık sonrası oluşan millî kimlik inşası ve kendi büyük şahsiyetlerini dünyaya daha güçlü tanıtma arzusu, müzede doğal olarak hissedilen bir “kültürel milliyetçilik” havası oluşturmuştu.
Elbette gönül isterdi ki bu büyük çatı altında; Endülüs’ten Bağdat’a uzanan İslam medeniyeti panoraması içinde, İslam’ın sancaktarlığını yapmış Türk-Osmanlı hükümdarları, Mevlânâ Celaleddin Rûmî, Yunus Emre gibi mutasavvıf şairler ile Nizami Gencevî ve Nasîrüddin Tûsî gibi büyük isimlerin de ilmî ve manevî mirası aynı ihtişamla yer bulsun. Yine de Özbek kardeşlerimizin kendi tarihine bu denli görkemli bir eserle sahip çıkması ve bunu devlet düzeyinde markalaştırması her türlü takdiri hak etmektedir.
2- Bağımsızlık Sembolleri ve Emir Timur’un Heybeti daha sonra Taşkent’in modern simgelerinden biri hâline gelen “Yeni Özbekistan Parkı”nı gezdik ve burada yer alan görkemli anıtı ziyaret ettik. Seyahatimizin unutulmaz anlarından biri de Bağımsızlık Meydanı’nda bulunan büyük komutan Emir Timur’un at üzerindeki heybetli heykeli önünde yaşandı. Bu tarihî anıtın önünde hatıra fotoğrafları çektirerek geçmişimizin büyüklüğünü bir kez daha gururla andık.

3- Abdullah Aripov’un Ev Müzesinde samimiyet ve coşku Şair Abdullah Aripov’un 85. yaşına ithaf edilen anma programı, seyahatimizin en duygusal bölümlerinden biriydi. Şairin evinin bahçesine girdiğimizde, Taşkentli şair ve yazarlar bizleri büyük bir içtenlikle karşıladı; herkesle tek tek tokalaşıp selamlaştılar.
Bu samimi karşılama, açık havada; tar, def ve akordeon eşliğinde icra edilen klasik makam ezgileri altında gerçekleşti. Bahçe millî motiflerle ve bayraklarla süslenmişti. Abdullah Aripov’un heykeli önünde hatıra fotoğrafları çekildi.
Program boyunca sanatçıların Azerbaycan müzikleri başta olmak üzere çeşitli kardeş halkların ezgilerini büyük ustalıkla seslendirmesi herkesi coşturdu.
Daha sonra şairin iki katlı büyük ev müzesini gezdik. Her odada Aripov’a ait fotoğraflar, halılar ve kişisel eşyalar korunmuştu. Benim için en etkileyici anlardan biri; piyanonun üzerinde Özbekistan Devlet Marşı’nın el yazması notalarının sergilenmesi ve duvarda marşın bestecisi Mutavakkil Burhanov ile şairin birlikte çalışırken çekilmiş tarihî fotoğrafının asılı olmasıydı.
Şairin zarif ve asil eşi, daha önce başka etkinliklerden tanıdığımız kızı Şaire Aripova ve torunları misafirlere son derece sıcak ve içten davrandılar.
Program daha sonra yakın bir mekânda devam etti. Ev sahipleri bizlere meşhur Özbek pilavı ve samsa ikram ettiler. Yemek boyunca müzik hiç susmadı; zaman zaman biz de sanatçılara eşlik ederek “Laleler” şarkısını söyledik ve unutulmaz Raşid Behbudov’u sevgiyle andık.
Ardından programın resmî ve sanatsal bölümü başladı. Bu seçkin toplantının sunuculuğunun Azerbaycan’dan bana, Adile Nezer’e ve Türkiye’den Arzu Yılmaz Dağdemir’e verilmesi büyük bir gurur kaynağıydı. Orta Asya temsilcisi olarak ise Rahmet Babacan seçilmişti. Rahmet Bey’in Türkçe, Azerbaycan Türkçesi, Kazakça ve Kırgızcayı akıcı biçimde konuşması herkesin gönlünü fethediyordu.
Sunuculuğun yanı sıra yaptığım konuşmada büyük usta Ali Şir Nevai’nin ölümsüz hatırasını saygıyla andım; onun kendi döneminde Farsçanın hâkimiyetine karşı çıkarak Çağatay Türkçesinin gücünü nasıl ortaya koyduğunu ve Türk diline yaptığı tarihî katkıları bir dilbilimci kimliğiyle anlattım. Daha sonra sözü modern Özbek şiirinin zirvesi Abdullah Aripov’a getirerek onun eserlerinin Türk dünyası açısından taşıdığı önemi vurguladım.

Konuşmamın özellikle şairin ailesi tarafından büyük takdir gören kısmı ise, Abdullah Aripov’un Özbek Türkçesinden Azerbaycan Türkçesine sevgiyle çevirdiğim bir şiirini okumam oldu.
Program boyunca yapılan konuşmalarda hem Ali Şir Nevai’nin hem de Abdullah Aripov’un Türk dünyasındaki yeri ve etkisi anlatıldı; şiirler seslendirildi.
Etkinliğin en sembolik ve etkileyici anlarından biri ise bayrak takdim töreni oldu. Türkiye temsilcisi Cahit Günay, yanında getirdiği şanlı Türk bayraklarını diğer ülke temsilcilerine hediye etti. İlk bayrağı teslim alan ve bu anlamlı töreni yöneten kişi ise Dünya Türkleri Koordinasyon Merkezi Başkanı İlgar Türkoğlu oldu. İlgar Bey’in liderliği ve organizasyonuyla farklı ülkelerin temsilcileri birbirlerine kendi devlet bayraklarını takdim ettiler. Bu sahne, “Birliğimiz gücümüzdür” anlayışının en güzel sembollerinden biriydi.
Ardından katılımcılara hatıra madalyaları ve Özbekistan’ın simgesi olan millî kaftanlar yine İlgar Türkoğlu tarafından takdim edildi. Herkese gösterdiği ilgi ve emek büyük takdir topladı.
4- “Özbekistan Edebiyatçılar Evi”nde Şiir Bayramı ertesi gün program, Taşkent’in yeşillikler içindeki güzel bir köşesinde yer alan Özbekistan Edebiyatçılar Evi’nde devam etti. Bahçenin girişinde Ali Şir Nevai’nin ve diğer klasik şairlerin heykelleri yükseliyordu.
Önce Nevai’nin, ardından Abdullah Aripov’un anıtı önünde kısa konuşmalar yapıldı, çelenkler bırakıldı ve hatıra fotoğrafları çekildi.
Konferans salonunda devam eden resmî bölümde şairler, yazarlar ve davetliler duygu ve düşüncelerini paylaştılar; katılımcılara sertifikalar ve hediyeler takdim edildi. Elbette her büyük organizasyonda olduğu gibi burada da zaman darlığı nedeniyle birçok kişi konuşma fırsatı bulamadı; fakat salondaki ortak ruh herkese yetiyordu.
5- Haydar Aliyev Kültür Merkezi’nde Konser Taşkent’teki unutulmaz günlerden biri de Özbekistan’daki Haydar Aliyev adına Azerbaycan Kültür Merkezi’nde geçti. Merkezin başkanı Akif Maarifli, bir gün önce bizzat otelimize gelerek bizi Haydar Aliyev’in 103. yılına ithaf edilen konsere davet etmişti.
Merkeze girdiğimizde ilk olarak zengin kütüphaneyi gezdik. Merkezin çalışanı Kifayet Pirmemmedova, burada yürütülen faaliyetler ve Azerbaycan kültürünün Özbekistan’da tanıtılması hakkında geniş bilgi verdi. Aydınlarımız kendi kitaplarını merkezin kütüphanesine hediye ettiler.
Konser başlamadan önce Azerbaycan’ın Özbekistan Büyükelçisi Hüseyin Guliyev, Haydar Aliyev’in tarihî hizmetleri ve iki kardeş ülke arasındaki dostluğun temelleri hakkında konuşma yaptı.
Konser bölümünde ise Özbekistan Halk Sanatçısı, efsanevi “Yalla” grubunun kurucusu Ferruh Zakirov ile Azerbaycan’dan gelen vokalist İsmayıl Zeynalov’un performansları geceye renk kattı. Taşkent’te geçirdiğimiz dört günün her akşamı, otelimizin salonunda düzenlenen şiir geceleri, kitap tanıtımları ve müzikli programlarla sona erdi.
SEMERKANT:
Mavi Kubbelilerin Şehri Taşkent’ten sonra yolumuz kadim Semerkant’a düştü. İlk olarak yıllardır görmeyi hayal ettiğim büyük cihangir Emir Timur’un türbesini (Gur-i Emir) ziyaret ettik.
Türbenin içinde Timur’un mezarının mürşidinin ayakucunda bulunması ve çevresindeki aile kabirleri insanda derin bir manevî sükûnet oluşturuyordu. Ruhuna dualar okurken içimden şu soruyu fısıldamadan edemedim:
“Ulu hakan, Nesimî’yi neden ateşe attın, neden öldürttün?..” Tarihin soruları çoktur; fakat cevapları çoğu zaman sessizliktir.

Daha sonra Şark mimarisinin incisi sayılan Registan Meydanı’nı gezdik. Burada eskiden kervansaray bulunduğunu, fermanların okunduğunu ve idamların gerçekleştirildiğini öğrendik. “Registan”ın “kumlu meydan” anlamına geldiğini söylediler… Kanı yutan, tarihin acı ve tatlı hatıralarını kumlarında saklayan bir meydan…
Semerkant’ta zamanımız oldukça sınırlıydı. Böyle canlı bir tarih şehrini bir-iki günde keşfetmek elbette mümkün değildi. Programda yer almasına rağmen zaman yetersizliği nedeniyle göremediğimiz Uluğ Bey Rasathanesi, İmam Buhari Kompleksi ve Hazreti Davud Mağarası gibi tarihî ve kutsal mekânları ziyaret edememek içimde bir ukde olarak kaldı. Ama bu ukde aynı zamanda bir söz oldu: İlk fırsatta yeniden Semerkant’a döneceğim.
BUHARA:
Kadim Doğu’nun Masalsı Şehri seyahatimizin son durağı kutsal Buhara şehriydi. Burada da zaman bizi geride bırakıyordu ve planlanan tarihî yerlerin tamamını gezmeye fırsat bulamadık.
Buna rağmen Buhara’nın Eski Şehir bölgesini, tarih kokan müzesini ve meşhur Labi Havuz kompleksini ziyaret ettik.
Gittiğimiz her yerde olduğu gibi burada da Özbek kültürünü yanımızda götürebilmek adına kısa da olsa alışveriş yapma imkânı bulduk.
Vatandan Vatana Dönüş… Buhara’dan otobüslerle uzun ve yorucu ama maneviyat bakımından son derece zengin bir yolculukla yeniden Taşkent’e döndük. Artık gece yarısıydı. Özbekistan’da kazandığımız yeni dostlarla, kardeşlerimizle vedalaşma vakti gelmişti.
Otelde bıraktığımız valizlerimizi alıp havaalanına doğru yola çıktık. Uçak Bakü’ye doğru havalanırken içimde tarifsiz bir huzur ve aidiyet hissi vardı. Çünkü ben, Türk’ün büyük ruhunun yaşadığı bir yurttan, vatandan vatana dönüyordum…
Saygılarım. Doç. Doktor & Şair Adile NEZEROVA
