Cahit Günay ile "Gönül Köprümüzün Bu Hafta ki Konuğu Özbekistan Notları ile (Spiker & Seslendirme & Dublaj Sanatçısı Eğitmeni &Yazar) Arzu Yılmaz DAĞDEMİR
.jpeg)
Kimi yolculuklar vardır… İnsan bir ülkeden dönmez sadece. Bir ruh hâlinin, bir masalın, bir hatıranın içinden döner. Özbekistan benim için tam da böyle bir yolculuk oldu.
Her şey aslında Özbekistan’da düzenlenecek Türk Dünyası Şair, Yazar ve Sanatçılar Buluşması’na, Türk Dünyası Teşkilatı Başkanı İlgar Türkoğlu ve Cahit Günay Bey’in beni davet etmesiyle başladı.
İş yoğunluğu, izinler, günlük hayatın temposu derken “Gidebilir miyiz, gidemez miyiz?” diye düşünüyorduk. Ben kendi işlerimi, stüdyodaki düzenimi, öğrencilerimi nasıl ayarlayacağımı hesaplıyor, Cahit Bey de kendi programını gözden geçiriyordu.
Bir baktık ki uçak biletleri alınmış. Hatta yıllardır teknik toplantıların, mühendislik seminerlerinin, elektronik ve savunma sanayi odaklı programların içinde bulunan; edebiyat ve sanat ağırlıklı böyle uluslararası bir yolculuğa ilk kez dâhil olan elektronik mühendisi eşim Dr. Ali Dağdemir’i de bu yolculuğun içinde bulmuşuz.
Ankara Esenboğa Havalimanı’nda buluştuğumuzda artık hepimizin içinde aynı duygu vardı: heyecan.
Isparta’dan katılan Zeki Çelik, İzmir’den gelen Hamiye Ünal-Çınar çifti, Mersin’den katılan Fatma Özger Bilgiç, Şair Nurten Sezgin, Sinem Keleş konuk ve Fatma Sevgi Öğreten. Hepimizin yüzünde aynı merak okunuyordu. Ne ile karşılaşacağımızı tam bilmiyorduk. Uzun gece yolculuğunun yorgunluğu, bilinmezlik hissi, farklı bir coğrafyaya gidiyor olmanın tedirginliği birbirine karışıyordu. Sabah saatlerinde Özbekistan’a indiğimizde havalimanı oldukça kalabalıktı. Etrafımızda farklı diller duyuluyordu. Ama o kalabalığın içinde kulağımıza çarpan tanıdık Türkçe kelimeler, insanların kendi aralarında konuştuklarından seçebildiğimiz ifadeler içimizi garip şekilde rahatlattı. Bir yabancı ülkede olduğumuzu biliyorduk ama kendimizi bütünüyle yabancı hissetmiyorduk. Dil, insanın içine görünmez bir güven bırakıyordu.
İlgar Türkoğlu, Ayaz Arabacı ve Elli Atayurt sabahın o erken saatlerinde, hatta bizden önce gelip uzun süre bekleyerek bizleri karşıladılar. Azerbaycan’dan gelen ve organizasyonun büyük yükünü omuzlayan insanların bu sıcak karşılaması hepimizi etkiledi. O an bunun yalnızca sıradan bir gezi değil, gönülden sahiplenilmiş bir buluşma olduğunu daha iyi hissettik.
İlgar Bey’in düzenlediği etkinliklerde tarif etmesi zor bir huzur var. İnsanlarla, kurumlarla, ulaşımla, konaklamayla, yemekle, program akışıyla ilgilenmek dışarıdan göründüğü kadar kolay değil. Hatta oldukça yorucu ve yıpratıcı bir emek istiyor. Buna rağmen onun, canı sıkılsa da, yorulsa da, haklı olduğu anlarda bile sesini yükseltmeden, kimseyi kırmamaya çalışarak hareket etmesi çok kıymetli bir özellik. Herkese güler yüzle yaklaşması, programın huzurunu bozmamak için kimi zaman alttan alması, herkesin kolay kolay gösterebileceği bir sabır değil.
Böyle organizasyonlar tek kişinin omzunda taşınacak kadar hafif işler değil elbette. Ama İlgar Bey’in en büyük şanslarından biri de onu gerçekten seven, yanında duran, emeğini paylaşan sıkı dostlarının olmasıydı. Onun da bu dostluğun kıymetinin farkında olduğunu görmek ayrıca güzeldi. Çünkü bir işi büyüten yalnızca programın kendisi değil; o programın arkasındaki vefa, sabır ve gönül birliği oluyor.
“Otele yerleştiğimizde normal şartlarda hepimiz gece yolculuğunun yorgunluğuyla odalarımıza çekilip uyumayı düşünebilirdik. Ama daha lobide bambaşka bir atmosfer başlamıştı.
Azerbaycan’dan, Kırgızistan’dan, Kazakistan’dan, Türkiye’den gelen şairler, yazarlar, sanatçılar bir araya geliyor; önceden birbirini tanıyanlar sarılıyor, tanımayanlar birbirini dikkatle gözlemliyordu. Birinin tanıştırdığı başka biri yeni bir sohbetin kapısını açıyordu. Daha ilk saatlerden yeni dostlukların başlayacağını hissediyordunuz.
.jpeg)
Benim de daha önce Bursa’daki etkinliklerden tanıdığım isimler vardı. Adile Nazar, Jalə Cəfərova, Ayaz Arabacı, Elli Atayurt, İlgar Türkoğlu ve Aida Şirinova… Uzun zaman sonra yeniden karşılaşmanın verdiği sıcaklıkla geçmişten bugüne hayatlarımızda nelerin değiştiğini konuştuk.
Jalə Hanım… Aslında benim için zamanla “Jalə abla”ya dönüştü. Yol boyunca yaptığımız sohbetlerde babası şair Cavad Cavadov’dan, onun edebiyata verdiği yıllardan, Sovyet döneminin zorluklarından söz ettiğinde gözleri doluyordu. O yılların baskısını, insanların yaşadığı korkuları, şiirin bile kimi zaman nasıl ağır bedeller taşıdığını anlatırken yalnızca bir hikâye dinlemiyordunuz. İnsan tarihin yükünü bir annenin, bir evladın sesinde hissediyordu.
Anlattığı acılarla şiir arasında görünmez bir bağ vardı. Sanki yaşadıkları yıllar dizelerine dönüşmüş, dizeleri de yıllar sonra hâlâ onun içinde yaşamaya devam etmişti. Belki de babasından gelen o şiir damarı, o duygu derinliği onun ruhunda başka bir şekilde büyümüş ve yaşamıştı.
Ama beni en çok etkileyen taraflarından biri anaçlığı oldu. Yol boyunca yaşadığım sıkıntıları kendi sıkıntısı gibi görmesi, ben söylemeden hissedip çözüm araması beni ona çok yakın hissettirdi. İnsan bazen yıllardır tanıdığı kişilerde bulamadığı samimiyeti, birkaç günlük bir yol arkadaşlığında bulabiliyor. Jalə ablada da bana geçen duygu tam olarak buydu. Sanki yıllardır tanıyormuşum gibi…
Dünyaya, olaylara bakışındaki olgunluk da insana huzur veriyordu. İnsan konuşurken yalnızca kelime kurmuyor bazen; bulunduğu ortama da sakinlik yayıyor. Onda böyle bir taraf vardı.
Azerbaycan’dan gelen Antika Qonag Hanım’ın Karabağ Savaşı sırasında gazetecilik yaptığı yıllarla ilgili anlattıkları ise hepimizi derinden etkiledi. Savaşın yalnızca cephede yaşanmadığını, insanların ruhunda yıllarca devam ettiğini bir kez daha hissettik. Anlattığı her olayın içinde büyük bir acı ve tarifsiz bir direniş vardı.
Aida Şirinova’nın anlattıkları ve şiirleri de bu duygunun başka bir yüzü gibiydi. Cephede bulunmuş, savaşı birebir yaşamış bir insanın taşıdığı hassasiyet konuşmasına da dizelerine de yansıyordu. Şiirlerinde yalnızca coşku değil; savaşın bıraktığı iz, özlem, hüzün ve güçlü bir vatan duygusu vardı.
Ama bütün bunların içinde en etkileyici olan şeylerden biri de buydu aslında…
Farklı ülkelerden gelen insanların, farklı hayatlar yaşamış olsalar bile şiirde, sanatta, duyguda aynı yerde buluşabilmesi…
Milliyetler, şehirler, sınırlar değişiyordu ama insan olmanın ortak duyguları değişmiyordu. Acı da sevinç de hasret de aynı yere dokunuyordu. Belki de sanatın gerçek gücü buydu.
İşte insan o an anlıyor… Kalpten çıkan duygunun tercümeye ihtiyacı olmuyor. Kırgızistan’dan ve Kazakistan’dan gelen dostlarımızla iletişimimiz de bambaşka bir duyguydu. Açık konuşmak gerekirse konuştuklarının çoğunu tam anlamıyordum. Onlar da benim söylediklerimin tamamını anlamıyordu. Ama her karşılaşmada, her göz göze gelişte, her tebessümde yabancı olmadığımızı hissediyorduk.
Dil bazen yetmiyor ama insanın kalbi yetiyor. Özellikle Kırgızca ve Kazakça şiirleri dinlerken bunu daha güçlü hissettim. Kelimelerin tamamını anlamıyordum belki ama şiirin melodisi, ses tonları, vurgu biçimleri; sevginin, acının, hüznün, öfkenin ve özlemin sese dönüşmüş hâli gibiydi. İnsan bazen bir dili anlamadan da bir duyguyu anlayabiliyor.
.jpeg)
Akşamları gezilerden sonra bir araya geldiğimizde ise o farklı dillerin arasına şarkılar karışıyordu. Onların ezgileriyle bizim türkülerimiz aynı masada buluşuyordu. İşte o an müziğin gerçekten evrensel bir dil olduğunu bir kez daha hissediyordunuz.
Otobüs yolculukları sırasında ise yeni dostluklar kuruldu. Uzun yollar insanları bazen salonlardan, kürsülerden daha hızlı yakınlaştırıyor.
Bu yolculukta tanımaktan mutluluk duyduğum isimlerden biri de Aysel Fikret oldu. Onunla yaptığımız sohbetlerde yalnızca güçlü bir kalem değil, çok derin ve çok güzel bir kalp taşıdığını da hissettim. Babasının Nazım Hikmet’le olan tanışıklığını anlatırken, sanki yalnızca bir hatıra dinlemiyordum. Çok sevdiğim Nazım Hikmet şiirlerinin içinden geçiyor, tarihin derinliklerinden gelen bir sesi dinliyor gibiydim.
Aysel Hanım’ın anlattıkları kadar, kelimeleri kullanış biçimi de beni etkiledi. Edebi sohbetler ilerledikçe kaleminin derinliğini, cümlelerinin gücünü daha iyi hissediyordunuz.
Azerbaycan’dan gelen genç dostumuz Kahraman Kamiloğlu da daha ilk andan itibaren enerjisiyle dikkat çekiyordu. Genç yaşına rağmen hayata pozitif yaklaşımı, şiire olan duyarlılığı, kafiyeleri kullanışındaki doğallık ve şiir okurken duygularını sesine yansıtışı gerçekten etkileyiciydi. Azerbaycan Türkçesiyle şiirlerini okurken her kelimeyi eksiksiz anlayamasam da duygunun tamamı insana geçiyordu.
Bir de fıkır fıkır Ülkər Nicatlı vardı… Onu ilk gördüğümde lise öğrencisi genç bir kız sanmıştım. Müziğe olan tutkusu, ritim başladığında kendini müziğin akışına bırakışı, omuzlarıyla, elleriyle Azerbaycan figürlerini büyük bir doğallıkla yansıtışı insanın içini neşeyle dolduruyordu. Sonradan onun evli ve anne olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Hatta kendi aramızda “Senin kocan hiç yaşlanmaz” diye ona takıldığımız bile oldu.
Gülnar Ahmetova Hanım ve oğlunun hassasiyeti de dikkatimi çeken güzel ayrıntılardan biriydi. Yol boyunca gördükleri her anı fotoğraflarken gösterdikleri özen adeta bir ressamın ayrıntıya yaklaşımı gibiydi. Sonradan Gülnar Hanım’ın kitap arşivine olan ilgisini, kitapları tek tek inceleyişini, notlar alışını, her eseri ciddiyetle değerlendirişini öğrenince ona duyduğum hayranlık daha da arttı.
Ve tabii Adile Nezer…
Artık o benim “sahne aparıcım” olmuştu. İnsan bazen bir yolculukta yalnızca şehir değil, kelime de öğreniyor. Azerbaycanlı dostlarımızın spiker ve sunucular için kullandığı “aparıcı” kelimesini de bu yolculukta öğrenmiş oldum. Kelimenin içinde bile başka bir sıcaklık vardı.
İlgar Türkoğlu ve Cahit Günay, mesleğim dolayısıyla program sunuculuğunu özellikle benim yapmamı istediler. Ama açıkçası bu kez biraz geri planda kalmak istiyordum. Yıllardır mikrofonun önünde olan biri olarak insanları sahne arkasından izlemeyi, konuşanları dinlemeyi, duyguları seyretmeyi arzuluyordum. Belki de ilk kez etliye sütlüye çok karışmadan daha rahat bir yolculuk geçirmek istedim.
Ama beni en çok düşündüren konu başka bir şeydi. Kırgızistan’dan, Kazakistan’dan, Azerbaycan’dan ve Özbekistan’dan gelen onlarca isim vardı. Gönül isterdi ki ortak dil yalnızca Türkçe olsun. Ama tarih, siyasi süreçler ve yılların etkisi ortak iletişim dilini çoğu zaman Rusçaya çevirmişti. Benim ise Rusçam yoktu. İnsanların isimlerini yanlış telaffuz etmekten, gerektiği anda doğru iletişim kuramamaktan çekiniyordum. Çünkü yıllarca yaptığım mesleği gerektiği gibi yapamayacağımı hissetmek beni huzursuz ediyordu.
İşte tam bu noktada Doç.Dr. Adile Nezer adeta imdadıma yetişti. Araştırmacı kimliği, edebiyatçı yönü, şiire olan hâkimiyeti ve en önemlisi insanları bir araya getiren toparlayıcı ruhu gerçekten etkileyiciydi. O coğrafyayı tanıyor olması, insanlarla olan bağı, birçok kişiyi önceden biliyor olması ve olaylara hızlı çözüm üretebilmesi sahnede büyük rahatlık sağladı.
Onun sayesinde yalnızca Türkiye’den gelen dostlarımızın sunumlarını yapmak bile bana yeterli geldi. Çünkü sahnede zaten bambaşka bir enerji vardı.
Kırgızistan’dan gelen dostlarımızın heyecanla bir anda topluca sahneye çıkmaları, ödüllerini paylaşmaları, birbirlerine hediyeler vermeleri, geleneksel kıyafetleriyle fotoğraf çektirme telaşları, şarkılar, türküler, alkışlar derken program artık kendi akışını bulmuştu bile.
.jpeg)
Bir süre sonra şunu fark ettim: Aslında kimsenin klasik anlamda bir sunucuya ihtiyacı kalmamıştı.
Çünkü herkes kendi duygusunun sunucusu olmuştu. Şiirini kendi okuyor, türküsünü kendi söylüyor, heyecanını kendi taşıyordu.
Sonuçta önemli olan yalnızca şiir okumak değildi. Duyguyu dizelerle, şarkılarla, bakışlarla, ses tonuyla aktarabilmekti. Ve orada bulunan herkes bunu kendi ruhunca yapmayı başarıyordu.
Taşkent’in müzeleri, parkları ve kültür merkezleri ise bu yolculuğun başka bir tarafını oluşturuyordu. Özellikle Özbekistan İslam Medeniyeti Merkezi insanı yalnızca tarih içinde gezdirmiyordu; geçmişle bugünü aynı anda hissettiriyordu. Bir yanda asırlık el yazmaları, eski medeniyetlerin izleri, kadim Türk-İslam dünyasının hafızası… Bir yanda ise dijital ekranlar, ışıklı sunumlar, yapay zekâ destekli anlatımlar, modern teknoloji…
İnsan bazen gerçekten bir rüyanın içinde yürüyormuş gibi hissediyordu.
.jpeg)
Tarihin ortasında dolaşırken bir anda günümüz teknolojisi sizi yeniden bugüne çekiyor, sonra birkaç adım sonra yine yüzyıllar öncesinin ruhuna bırakıyordu. O geçişler çok etkileyiciydi. Sanki geçmiş ve gelecek aynı koridorda yan yana yürüyordu.
Giderken Mayıs ayında havanın çok sıcak olacağını okuyup kısa kollu kıyafetlerle gitmiştim. O gün bulutlu olan havanın birazdan açacağını düşünüyordum. Ama yağmur bir anda bastırınca, müzeye girene kadar sırılsıklam ıslanmış hâlde yürümek zorunda kaldım. Üşüyordum. Fakat içeri girip gördüklerim, hissettiklerim, o atmosferin ruhu insanın içini başka türlü ısıtıyordu. Bazen beden üşüyor ama ruh ısınıyor.
Taşkent’in meydanları, parkları ve yağmur sonrası parlayan sokakları da zihnimde ayrı bir yer bıraktı. O gün yağan yağmurun şehirde oluşturduğu sevinci görmek güzeldi. Şehrin havasında dingin ama canlı bir ruh vardı.
Özbekistan Yazarlar Birliği binası ve çevresi de beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. Açıkçası böyle bir atmosfer beklemiyordum. Büyük bir parkın içinde yer alan, etrafı şairlerin ve edebiyat insanlarının heykelleriyle çevrili o merkez insana edebiyatın hâlâ değer gördüğünü hissettiriyordu. Yalnızca bir bina değil, kültüre verilen kıymetin sembolü gibiydi.
İnsan orada şunu da düşünmeden edemiyor: Yapay zekânın, dijital dünyanın, kısa videoların, hızlı tüketilen içeriklerin insanları kitap sayfalarından uzaklaştırdığı bir çağın içinden geçiyoruz. Artık birçok şey birkaç saniyeye sığdırılıyor. İnsanlar uzun uzun okumaya değil, hızlıca geçip gitmeye alışıyor. Böyle bir dönemde ister istemez insanın içine, yazarlığın, şairliğin ve gerçek edebiyatın geleceğine dair bir endişe düşüyor.
Ama Özbekistan Yazarlar Birliği’nin o atmosferinde dolaşırken bu kaygının tamamen bitmese bile hafiflediğini hissediyorsunuz. Çünkü hâlâ araştırmaya, üretmeye, yazmaya, ruhunu ve gönlünü kelimelere aktarmaya inanmış insanların var olduğunu görüyorsunuz. Teknolojinin hızına rağmen, insan ruhunun hâlâ bir şiire, bir kitaba, bir satırın içindeki duyguya ihtiyaç duyduğunu anlıyorsunuz.
O büyük parkın içinde duran heykeller, toplantı salonları, kitaplar ve bir araya gelen insanlar insana şunu hissettiriyordu:
Teknoloji değişebilir… çağ değişebilir… Ama insanın içini anlatma ihtiyacı değişmez. Belki de edebiyatın gerçek gücü tam burada saklı. İnsan var oldukça; hatırasını, acısını, sevgisini, özlemini ve ruhunu bir yerlere bırakmak isteyecek. Ve bunu bazen bir şiirle, bazen bir kitapla, bazen de tek bir cümleyle yapacak.
İşte o yüzden, böyle buluşmalar insana yalnızca umut değil; kültürün, şiirin ve insan ruhunun hâlâ yaşadığına dair güçlü bir inanç da veriyor. İnsan oradan ayrılırken edebiyatın tamamen kaybolmayacağını hissediyor. Çünkü hâlâ kelimeye gönül veren insanlar var. Ve iyi ki varlar.
Abdulla Oripov’un ev-müzesi ise bu yolculuğun en duygulu duraklarından biri oldu. Orası yalnızca bir müze değildi. Bir şairin nefesinin hâlâ dolaştığı bir hatıra evi gibiydi. İçeri girdiğiniz anda bunu hemen hissediyorsunuz. Eşyalar, kitaplar, odaların sessizliği… Hepsi insanın içine dokunuyordu.
.jpeg)
Beni en çok etkileyen duygulardan biri de oradaki tevazuuydu. Böylesine büyük bir şairin hatırasının gösterişten uzak, sade ve içten bir şekilde yaşatılması çok anlamlıydı. İnsanı yoran bir ihtişam yoktu. Tam tersine; zarafet, samimiyet ve incelik hissediliyordu. Büyük insanların ardından kalan gerçek izlerin çoğu zaman sessizlikte, tevazuda ve yetiştirdikleri insanlarda yaşadığını orada daha iyi anlıyorsunuz.
Özellikle Şaire Hanım’ın yaklaşımı beni çok etkiledi. Böylesine büyük bir şairin evladı olarak, insanın karşısına daha mesafeli, daha ulaşılmaz biri çıkmasını beklediği anlar oluyor. Ama onda bunun tam tersini görüyorsunuz. Kültürüyle, bilgisiyle, taşıdığı aile mirasıyla insana yukarıdan bakan değil; tam tersine karşısındakini rahatlatan, değer veren, incelikli bir duruş vardı. Bu kadar tanınmışlığın, bu kadar kültürün ve manevi zenginliğin içinde böylesine mütevazı kalabilmek gerçekten etkileyiciydi.
Annesinin, ailesinin ve yetiştikleri evin ruhu da bunu hissettiriyordu. İnsan bir evladın tavrına bakınca o evin terbiyesini, o ailedeki sevgiyi ve yılların biriktirdiği kültürü anlayabiliyor. Orada gördüğüm şey yalnızca büyük bir şairin hatırası değildi; aynı zamanda saygının, nezaketin ve insanlığın kuşaktan kuşağa nasıl taşındığıydı.
İnsan böyle yerlerde yalnızca edebiyatı değil, karakteri de öğreniyor. Dünyada asıl zor olanın büyük görünmek değil, büyük kalıp sade kalabilmek olduğunu düşünüyorsunuz.
Semerkant’a doğru ilerlerken içimde giderek büyüyen duygu şuydu: Sanki bir ülkeyi değil, masal ile tarihin birbirine karıştığı bir dünyayı geziyordum. Registan Meydanı’nı görünce bunu daha güçlü hissettim. O meydanda zaman farklı akıyordu sanki. Kubbelere, taşlara, eski medreselere baktıkça insan yalnızca geçmişi düşünmüyor; medeniyetin nasıl kurulduğunu da hissediyordu.
Buhara ise bambaşka bir atmosfer taşıyordu. Dar sokakları, eski kaleleri, avluları ve tarih kokan yapısıyla insanı kendi içine çekiyordu. Orada yürürken kimi zaman bir film sahnesinin içinde gibi hissettim. Bir kapıdan geçiliyor ve çağ değişiyordu sanki.
Ve tabii Ayaz Arabacı… Daha önceki etkinliklerde birkaç kez karşılaşıp selamlaştığımız biriydi aslında. Çok sık etkinliklere katılan biri de değilim zaten. Ama bu yolculukta kendisini daha yakından tanıma fırsatım oldu. Yol ilerledikçe Ayaz abi gerçekten sıkı bir abime dönüştü.
Hatta aramızda artık küçük bir diyalog bile oluştu: “Neçesen Ayaz abi?” Oy güneşim… arzucum… a benim Arzu gızım…”
Sonra hep birlikte gülüşmeler… İnsan bazen bir dostluğu yıllarca tanıyarak değil, birkaç gün içinde hissedebiliyor. Benim için de Ayaz abiyle kurulan bağ tam olarak öyle oldu. Uzun sürecek bir abi-kardeş dostluğunun sıcaklığını hissettirdi bana.
Elli Atayurt… Nam-ı değer Dede Korkut.
Kendisiyle tasavvuf, tarih, Türk dünyası ve kültür üzerine saatlerce, hatta günlerce sohbet edebilirim. Onu dinlerken insan yürüyen bir kütüphaneyle konuşuyormuş gibi hissediyor. Ama asıl kıymetli tarafı yalnızca çok şey bilmesi değil; bildiklerini paylaşmayı sevmesi.
Bir konuda farklı bir bilgi duyduğunda hemen savunmaya geçmeyen, “İlla benim dediğim doğrudur” tavrı göstermeyen, araştıran, düşünen, gerektiğinde fikrini değiştirebilen bilge bir tarafı var. Onu tanıdığıma gerçekten sevindim.
Türkiye’den gelen dostlarımı zaten çoğu insan tanıyor. Fatma Özger Bilgiç’in yaptığı kültürel etkinlikler, hazırladığı antolojiler, yazıları… Hamiye Ünal-Çınar çiftinin Türk dünyası üzerine yaptıkları sohbetler, Türkçülük ve kültür konularındaki hararetli fikir alışverişleri… Isparta’dan katılan Zeki Çelik ise ince esprileri, şakacı ama zarif tavırları, yetmiş yaşına rağmen sanata verdiği emek, yıllardır ürettiği eserleri büyük bir heyecanla paylaşışıyla dikkat çekiyordu. Her fırsatta insanları Isparta’daki sanat evine davet ediyor, elinden geldiğince herkesin yardımına koşuyor, hassas ruhuyla bulunduğu ortama ayrı bir sıcaklık katıyordu.
Ve tabii aynı sektörde çalıştığımız Rıfat Muratlı…
O da yol boyunca adeta ayrı bir enerji taşıyordu. Gördüğü her anı kayıt altına alıyor, bağlı bulunduğu medya kuruluşuna sürekli görüntüler, bilgiler ve notlar geçiyordu. Bir yandan montaj için içerik yetiştiriyor, bir yandan bulunduğu ortamın ruhunu kaçırmadan bizimle aynı yolculuğun içinde kalmayı başarıyordu.
Ama onun asıl güzel taraflarından biri yalnızca çalışkanlığı değildi. Türkçeyi, Rusçayı ve Azerbaycan Türkçesini iyi konuşması aslında hepimiz arasında görünmez bir köprü oluşturuyordu. Bazen bir cümlede takılıp kaldığımız yerde devreye giriyor, bazen farklı ülkelerden gelen dostlarımız arasındaki sohbetin akışını kolaylaştırıyordu. Bunun yanında yaptığı espriler, sıcak tavırları ve dostluğu da yolculuğun samimiyetini artıran güzel ayrıntılardan biri oldu.
Ve bir de Solmaz Garipel vardı…
Adile Hanım’ın birlikte geldiği yakın dostu.
Aslında Azerbaycan’da doktor olarak çalışan bir hanım. Ama açık konuşmak gerekirse, ben tıbbın yoğunluğu ve insanın ruhunu yoran tarafının içinde bulunan birinin bu kadar şiir gönüllü, bu kadar ince ruhlu olabileceğini ilk kez bu kadar yakından hissettim.
Baktığı yerde yalnızca görüntüyü görmüyordu çünkü. Bir ayrıntının içindeki duyguyu fark ediyor, onu bambaşka bir bakışla yorumluyordu. Kimi zaman bir sokaktaki eski kapıdan, kimi zaman bir ağacın gölgesinden, kimi zaman yağmurun taş zeminde bıraktığı ışıktan söz ederken, insan onun yalnızca gördüğünü değil; hissettiğini de anlıyordu.
Sanki bulunduğu her manzaraya içinden geçen başka bir şiiri yansıtıyordu. Bir yandan doktor olmanın verdiği sakinlik ve dikkat vardı onda… Bir yandan da beklenmedik kadar duygusal, ince ve şiirsel bir taraf.
Ama işin bir de başka yönü vardı tabii… Bir araya geldiğimizde kendi aramızdaki espriler bazen öyle bir noktaya ulaşıyordu ki, bir anda yükselen kahkahalarımız bütün otobüsün dikkatini çekiyordu. İnsanlar dönüp bakıyor, “Ne oluyor yahu?” der gibi bize bakmaya başlıyordu. Biz bunu fark ettikçe daha çok gülüyorduk.
Daha çok güldükçe ortam daha da karışıyordu. Yolculuğun en güzel taraflarından biri de buydu belki…
Bazen çok derin sohbetlerin içinden geçiyor, bazen de çocuklar gibi sebepsizce kahkaha atıyorduk.
.jpeg)
Eh… Bu kısmı da biraz bizim aramızda kalsın. İnsan yıllar sonra şehirlerin detaylarını unutabiliyor belki… Ama birlikte güldüğü insanların sesini kolay kolay unutmuyor. İnsan topluluklarında küçük kırgınlıklar, yanlış anlaşılmalar olabilir. Hele farklı ülkelerden, farklı kültürlerden onlarca insan bir araya geldiğinde bu daha da mümkündür. Ama çok şükür ki bu yolculukta insanlar birbirini kırmadan, gönül koymadan ayrıldı. Herkesin yüzünde tebessüm bırakan, belki de bir sonrakini heyecanla bekletecek bir buluşma oldu.
Bütün bunlar benim yol arkadaşlarımla ilgili içimde kalan gözlemlerdi. İnsan şehirleri unutabiliyor bazen… Ama yol boyunca yanında yürüyen insanların bıraktığı hissi kolay kolay unutmuyor. Çünkü aslında her yolculuğun gerçek manzarası, insanın yanında oturan diğer insan oluyor.
Bu yolculuk bana yalnızca şehirleri göstermedi. Türk dünyasının ortak ruhunu da yeniden hissettirdi. Diller değişse bile gözlerdeki sıcaklık değişmiyordu. İnsan kendini uzak hissetmiyordu. Özbekistan’dan dönerken valizimde yalnızca hediyeler ya da fotoğraflar yoktu. Taşkent’in ışıkları, Semerkant’ın ihtişamı, Buhara’nın masalsı sokakları ve Türk dünyasının ortak gönül dili de benimle birlikte dönüyordu.
Kimi yolculuklar bittiği hâlde insanın içinde devam ediyor. Özbekistan benim için işte böyle bir yolculuk olarak kaldı.
Vatan’dan çıktım… Ama yine Vatan kokan bir gönül coğrafyasına vardım. Özbekistanlı, Azerbaycanlı, Kazakistanlı, Kırgızistanlı… Orada olan, olamayan, olmak isteyen… Türk dünyasının dört bir yanında yaşayan, ruhunda Türklüğü hisseden bütün soydaşlarımıza selam ola.
Yaşasın Türk dünyasının kardeşliği
Arzu Yılmaz DAĞDEMİR
(Spiker & Seslendirme-Dublaj Sanatçısı Eğitme
